İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi toplum olmanın sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal cinsiyet rolleri ve bu roller üzerinden inşa edilen kadınlık ve erkeklik rolleri aynı zamanda toplum tarafından üretilmiş olan hukukun da şekillenmesine öncülük etmiştir. Hititlerin hukuk metinlerinde gördüğümüz kadınlarla erkeklerin özellikle evlilik üzerinden kurulan bağları ile ilgili koyulan ve uygulanan hukuk kuralları, genel olarak kadını erkeğin karşısında dezavantajlı duruma düşürmese de özellikle zina konusunda iki yüzlüce bir tavır izleyerek erkeğin yanında yer almıştır. Bunun sebebini de bir tarım toplumu olan Hititlerin toprağa bağlı soy devamının ‘kirlenmesinin’ önüne geçmek için çabalamaları olarak görebiliriz.

Devam yazımızda ise Anadolu topraklarında bir zamanlar yaşamış, bu topraklara maddi ve manevi birçok şey bırakmış olan Roma’nın hukukunda kadınlarla ilgili görüşlere yer vereceğiz.

Kapı girişine bile tanrı atayan, hatta gelini kucakta eşikten geçirme geleneğinin de çıkış noktası olan Roma’nın panteonunun işleyişi bize aynı zamanda toplum içinde kadın ile erkeğin konumunu görmemiz açısından da fayda sağlayacaktır. Roma panteonunun başı olan Jüpiter, tanrıların babası ve baş tanrı olarak kudretli, cezalandıran ve ödüllendiren bir tanrı olarak karşımıza çıkar. Bu bile aslında erkeğin toplum içinde kudretli, cezalandıran ve bağışlayan olarak görüldüğünü düşünmemize sebep olacaktır. Elbette toplum içindeki bu rol biçmelerin sonucu olarak toplum için düzenleyici olan yasalar da erkeklerin elinden çıkma olacaktır.  

Roma yasalarına göre Roma toplumu soy ve aileye dayanırdı. Aileyle ilgili düzenlemeler de evlilik gibi Medeni Hukuk’a dayanırdı. Baba, evdeki her şeyin hakimiydi ve bu hakkı ancak vatandaşlığını kaybeder ya da ölürse düşerdi. Onun hak kaybıyla yerine en büyük erkek çocuk geçerdi. Bu hakimiyet yalnızca Jüpiter (Zeus) rahibi olan erkek çocuklar ile Vesta (Hestia) rahibesi olan kız çocuklar üzerinde işe yaramazdı.

Evlilikte kadının da rızası alınırdı ve evlilik anlaşması babalar arasında yapılırdı. Evin bütün masrafları erkek tarafından karşılanacağı için kadın çeyiz götürmek zorundaydı. Ancak boşanma durumunda bu çeyizi geri alabiliyordu. Kadın, evlendikten sonra evlendiği adamın babasının kızı olarak görülüyordu.

Evlilik, özellikle nüfuzlu Romalılar arasında bir nevi iş anlaşması gibi kurgulanmış, evlenen kişilerden ziyade ailelerin birleşmesi olarak görülmüştür. Bu nedenle bozulan iş ilişkileri sonucu boşanan birçok çifti de görmek mümkündür.

Romalı kadınlar, vatandaş dahi olsalar herhangi bir davada taraf olamıyorlardı. Onları, davalarda vasileri temsil ediyordu.

Kadınların miras edinme hakkı vardı ancak bu miraslar kendileri tarafından değil, vasileri tarafından idare ediliyordu. Bu durum kanunda kadınların ‘zayıf ruhlu tabiatları’ ile açıklanmıştır. Ancak evlenmiş olan bir kadın kendi babasından dolayı herhangi bir mirasa sahip olamıyordu. Ayrıca evlendikten sonra kocasının ailesinin tabii olduğu inanca tabii olmak zorundaydı. Burada kadının kimliksiz bir varlık olarak görüldüğü aşikardır. Öyle ki Roma’da kadın evlenene kadar bir isimle değil, sayı ile çağırılırdı. Örneğin; Julius isimli bir adamın ikinci kızı olarak Julius’un ikincisi olurdunuz. Evlendikten sonra da kayınbabanız babanız olduğu için onların ailesinde bir mal olarak hayatınıza devam etmeniz, onlara erkek evlatlar vermeniz beklenirdi. Eşiniz, çocuklarınızı öldürdüğünde bundan bir ceza almazdı zira erkeğin öldürme hakkı vardı.

Cumhuriyet döneminde gelindiğinde ise kadınların eskiye oranla daha fazla hakka sahip olduğu görülür. Yunan kadınıyla kıyaslandığında daha özgür ruhlu olan Roma kadınları, üstlerinde bulunan erkek baskısından sıkılmış, ekonomik açıdan da güçlenmiş olmanın etkisiyle hukuken birtakım haklar kazanmışlardır. Örneğin boşanmak için iki taraftan birinin yalnızca isteğini belirtmesi yeterli olmuştur. Ayrıca, kadın üzerindeki yasal vesayet durumu da bu süreç içinde tamamen kaldırılmıştır. Hatta kadınlara kendi çocukları ve torunlarının vasisi olma hakkı verilmiştir. Bu duruma kadının bir kuluçka makinesi olmanın ötesinde bir özgürlük kazandırdığını söylemek mümkündür. Kadınların çeşitli politik manevralarla da elde ettiği bu haklar, günümüzle kıyaslandığında elbette yetersizdir.

Yine de İstanbul Sözleşmesi gibi bizim için hayati öneme sahip olan bir sözleşmenin tartışıldığı bu dönemde erkekler tarafından kurgulanıp uygulanan bu tarz kanunların kadınların haklarını korumak açısından ne kadar yetersiz olduğunu görmek mümkündür. Bu nedenle; bırakın kadınlar kendi hayatlarıyla ilgili olan, hayati bir öneme sahip olan bir sözleşme ile ilgili sizin fikrinizi almak zorunda kalmasın. Ellerinizi haklarımızdan çekin.

KAYNAKÇA

A. Muhibbe Darga, Anadolu’da Kadın- On Bin Yıldır Eş, Anne, Tüccar, Kraliçe

 Ece Aydıner, Anadolu Kültür Tarihi Ve Kadın