Hayatta iz bırakmayı ne kadar seviyoruz değil mi? Denize pet şişe atarak, çocuk parkında sigara söndürerek, ormanlık alanlarda poşetleri bırakarak... Bıraktığımız izler dünyanın bize ait olduğunu ve bize hizmet ettiğini düşündüğümüzü, o koca bencillik duygumuzu gösteriyor. Hiç kimse de o denizde balıkların yaşadığını, alglerin dünyanın oksijen ihtiyacının çok büyük bir kısmını karşıladığını düşünmüyor. Hiç kimse o çocuk parkında çocukların o zehirli dumanları içine çekeceğini, kuşların o izmaritleri yemek zannedebileceğini düşünmüyor. Hiç kimse ormanda bıraktığı plastik poşetin doğada yüzyıllarca kaybolmadığını, plastik çılgınlığının sonumuzu getirecek o korkunç alışkanlıklardan olduğunu düşünmüyor. Sizce iz bırakmak daha farklı yollarla olabilir miydi?

İnsanlığın anlam arayışında çıkışlar kapalı oluyor genelde çünkü ölümden sonrasına dair ne bir kanıt var ne de bir tanık. İnsanlığın yaşarken kurduğu komplo teorileri, yaşama alışkanlıklarını şekillendiriyor. Alışkanlıkların toplamı ise belirlediğimiz o anlam. Anlam bazen cennete gitmek bazen topraktan doğaya geri dönüş. Sonrasını bilmediğimiz o süreçten sonraya, onca yaşama gayretine dair bir şeyler bırakmak istiyoruz. Mezar taşları bunun en büyük örneği. Toplumun çoğunda en azından bir mezar taşım olsun isteğini duymuşsunuzdur. Peki bıraktığımız tek iz mezar taşında yazan iki tarih ve arasındaki kısa çizgi mi olmalı?

Dünyaya ve gelecek nesillere kötü izler bırakıyoruz. Öncelikle yaşam alanlarını kirletiyor, doğayı katlediyor, sulara kimyasal atıklar karıştırıyor, havayı solunamaz hale getiriyoruz. Onlara tarih adı altında katliamlar, savaşlar ve sömürü faaliyetlerini bırakıyoruz. Bizden önce de böyleydi, bizden sonra da böyle olacak...

Bazı korkunç insanlar çoğunluğu kadın ve çocuklara olmak üzere bazı bedenlere izler bırakıyor. Bu izler yıkandıkça çıkmıyor, yeri silinmiyor ve hayatlarını mahvediyor o insanların. O korkunç insanlar dışarıda serbestçe dolaştıkça başka bedenlere dokunuyor, dokunulan bedenler geri döndürülemiyor. Kimi kendini öldürüyor kimi psikolojik olarak çöküyor kimi ise başka canları yakıyor. Sizce de adaletin artık devreye girmesi lazım, değil mi?

Doğduğumuz toplumun ve ailenin bizde bıraktığı o kara izler var. İzlerin karalanmasıyla yetişkin bizler çıkıyoruz ortaya. Şiddetle, baskıyla, korkuyla ve kötülükle çizilen o izler hayatları değiştiriyor. Değişen hayatlar öğrenilmişliklerinden kopamıyor ve ömür boyunca o izlerle yaşıyor. Birinin bıraktığı diğerine bulaşıyor sonra ondan da başkasına. Kısır döngü başlıyor. Yaşanılmayan hayatlar, ortaya çıkarılamayan potansiyeller kalakalıyor...

Peki hiç mi güzel izler bırakan yok? Olmaz mı? Bilim denen bir gerçek var. Çiçek aşısıyla onlarca çocuğun hayatı kurtuldu. Pandemi süresince bunun kıymetini çok daha iyi kavradık. Narkozu keşfeden Dr. Long ameliyat sırasında acı hissetmememizi sağladı. Gecemizi aydınlattı, uzun uzun çalışmalar yapmamıza imkan verdi Edison. Matbaanın icadıyla yayın kültürü başladı ve bilginin ulaşımı arttı. Neler neler girdi hayatımıza... Elektrik, bilgisayar, otomobil, ev aletleri... İşte hayatımızın her noktasında kullandığımız, ihtiyaç duyduğumuz, bize iyi gelen ürünlerinin arkasında insanlar var. Uzun çalışmalar, deneyler, uzun düşünsel seanslar var. O hayatların izleri bugün dünyanın her yerinde.

Sanat var. Ruhumuzun her bir noktasında dokunan, ruhun desenini bulması için parmak izini farklı noktalara bırakan kitaplar, şarkılar, filmler, tiyatro oyunları, resimler var. Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi’ni okuduğumda uzun bir süre etkisinden çıkamamıştım. Kapağındaki resmi uzun uzun incelenmiş, anlamlandırmaya çalışmıştım. Büyüyünce anladım o resmin derinliğini. Üzerine sayfalarca yazı yazılacak o duyguları nasıl fırça darbesine dökebilir bir insan? Sanatçı olmak, sanat icra etmek için farklı dünyaları düşlemek gerek. Tezer’den bahsetmeliyim izden bahsedeceksem. Hayatı, toplumu, dayatılanı, sunulanı, buhranı hissetmek mi istiyorsunuz? Tezer Özlü okuyun. Hayat anlamımı aramaya giriştiysem, Tezer’in bıraktığı izdendir. Hayatımın keskin ama öğretici bir noktası var. Hatırlamam gereken çok önemli bir nokta. O noktayı şu sözlerin melodisini duyduğumda hatırlıyorum: “Kaybederek çoğalırsın, gözyaşının rahmeti can üstüne. Uzak bir deniz kıyısında, kendi yara kabuklarını yar ederek kendine.” Mabel bana iz bırakmış, iyi mi? Hayal-i Temsil oynuyordu Harbiye’de. Ocak sonuydu. Boğazım şişmişti, sesim kısılmıştı. Kimseyle konuşmam deyip gitmiştim oyuna. Afife Jale dokunmuştu bana. Dokunduğu yer o kadar derin bir iz bırakmıştı ki İstiklal Caddesi’nde üç tur atmıştım. 12 Kızgın Adam’ı izlediğim günden birkaç gün önce bir arkadaşımla tartışmıştım. Filmi izlediğim gün arkadaşıma ön yargılı davrandığımı fark etmiştim. İyi ki fark etmişim, şu an en yakınımda olan o. Biliyor musunuz? Pera Müzesi’nde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ağırlığını hesapladım ben. Sonra da gittim Kaplumbağa Terbiyecisi’nde kaplumbağalarla söyleştim. Hayatımdaki bu denli noktayı hatırlayabiliyorsam eğer hepsi sanatın ve sanatçının iz bırakmasındandır.

Ve o güzel insanlar iz bırakabilir. Aile, arkadaş, sevgili gibi farklı formlara girerek bir iz bırakırlar bizde. Aile, bizim daha iyi bir insan olmamızı sağlayabilir. Belki o iyi insan olma iziyle onlarca insana iyilik yapabiliriz. Kötü günde yanımızda olan dostumuzdan duyduğumuz birkaç cümle, başka gün bir başka dostumuza yardım ederken dökülebilir dudaklarımızdan. Sevgiliden duyulan aşk sözcükleri sevgimizi katlar ve seviliyorum hissiyle daha mutlu bir insan yapar bizi. Dünyaya getirdiğimiz yavrumuzdan sabırlı olmayı öğrenirken patronumuzdan özverili olmayı öğrenebiliriz.

İzimiz kalacak bu dünyada. Bize bırakılan izleri kullanarak, olduğunu varsaydığımız özgür iradeyle bizde iz bırakacağız. Elimizden geldiğince iyi izler bırakalım.