"Babalarımız bizim için Tanrı modeliydi. Babamız bizi terk ettiyse Tanrı nasıl biridir? Tanrı'nın senden hoşlanmadığı olasılığını düşünmelisin. Seni istemiyor, hatta muhtemelen, senden nefret ediyor. ... Bizler, Tanrı'nın istenmeyen çocuklarıyız."

Chuck Palanhiuk'un aynı isimli romanından uyarlanarak yönetmen David Fincher tarafından 1999 yılında beyaz perdeye aktarılan Fight Club, genel anlamda -haklı da olarak- tüketici topluma yöneltilmiş büyük bir manifesto olarak okundu. Üstelik, Hollywood'dan böyle bir yapımın gelmiş olması ve büyük rol modellerin bu filmde yer alması, tüketici topluma eleştirinin de bu kültürü meşrulaştıran ve ona göbek bağıyla bağlı bulunanlar tarafından yine bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi paradoks olarak önümüze çıkıyor. Fakat filmin bundan daha farklı bir okumasının yapılması da mümkün.

Edward Norton'un canlandırdığı anlatıcı (muhtemelen ismi Jack), film boyunca erkekliği üzerinden travmalarını kurguluyor. Testis kanseri toplantısında -böyle bir hastalığı olmamasına rağmen- Bob'a sarılarak "Hala erkeğiz." diye ağlaması, Jack'in karşıt benliği Tyler Durden'ın kulüpte kalabalığa konuşuken "Burada en güçlü ve zeki erkekleri görüyorum." diyerek sözüne başlaması bunun biricik kanıtı. Zira film boyunca Marla dışında başka bir kadın ana karaktere rastlamıyoruz. Marla da Jack'in erkekliğinin bir başka göstereni konumunda bulunuyor. Cinsel anlamda da olmak istediği şekilde tasarladığı Tyler'ın Marla ile olan birlikteliği de bu minvaldedir.

Jack babası tarafından terk edildiğinde 6 yaşındaydı. Freud'un fallus dönemi olarak adlandırdığı 3-5 yaşları arası, erkek çocuğun babayı annesine karşı arasında bulunan otorite sahibi bir düşman olarak algıladığı dönemdir. Jack filmin bir yerinde küçükken annesi ve babası arasında kavga zamanında söz taşıdığını belirtir: fallus döneminde. Anne-baba-ben üçgeninin sorunlu şekilde kurulduğu bu dönemde tehdit olarak algıladığı babanın annesine karşı olan sert tavrı onu bu üçgende annesine daha da bağlanmaya itmiştir diyebiliriz. "Kiminle kavga etmek isterdin?" sorusuna "Babamla." yanıtını veren Jack, kendini güçlü hissettiği dönemde onunla yüzleşmek istemektedir. 6 yaşında babası terk ettikten sonra annesi ile arasında bulunan en büyük engelin ortadan kalkmış olması ve bu sayede annesiyle ilişkisinde sonsuz bir doyum noktasına erişmesi, bu üçgende onu anneden koparan ve bir özne olmasını sağlayan babanın yoksunluğuna özel bir vurguda bulunmamızı gerektirir. Küçük erkek çocuk kendi cinsel kimliğini de babası üzerinden kurgular. Bu kurgudaki eksiklik, Jack'in ilerleyen yaşlarda erkekliğini kurgularken rol model olarak kendine tüketici toplumun elitlerini seçmesine neden olmuştur diyebiliriz. Mamafih, filmde Tyler Durden'ın sürekli olarak bu elitler tarafından erkeklik olarak kurgulanan davranışları hedef alması boşuna değil. Otobüs sahnesinde arkada ünlü markaların mankenleri varken Jack: "Calvin Klein ve Tommy Hilfiger'ın buyurduğu şekle girmek için spor salonlarına tıkışanlara üzülüyorum." diyor ve Gucci mankenine bakarak: "Bir erkek böyle mi olmalı?" diye ekliyor.

Girişte yazdığım replikte, Baba imgelemi Tanrı figürü yerine koyularak ortaya çıkan karşılaştırmada varılan sonuç Tanrı'nın da en az "baba" kadar kötü olduğudur. Ödipal döneme vurgu ise hala devam etmektedir. Kız kardeşin babaya olan yakınlığıyla babayı düşman olarak gören erkeğin kesişiminde erkek zihninde "istenmeyen çocuk" sanrısı doğar. Filmde Jack'in ideal kişilik olarak kurguladığı Tyler, babasıyla olan çatışmasından da -Jack'in aksine- "erkek" olarak çıkmayı başarabilmiştir. Yarattığı bu kişilik ortadan kaybolduğunda yaşadığı üzüntü Tyler gibi bir arkadaş kaybettiğinden dolayı değil, olmak istediği tüm her şeyin toplandığı bu kişinin gidişinin onda yarattığı eksiklik duygusudur.

"Babam beni terk etti, Tyler beni terk etti. Ben Jack'in kırık kalbiyim."