"Hey Cesur Yeni Dünya ki içinde böyle insanlar var!"

William Shakespeare

Aldous Huxley'in 1932 yılında yayımladığı Cesur Yeni Dünya isimli romanı, üzerinden 90 yıla yakın bir süre geçmesine karşın, dönem dönem düşse bile, kitapçıların çok satanlar listesinde çoğu zaman ilk sıralarda yer alıyor. Üstünkörü anlatımdan çok daha fazlasını hak eden, buna karşın parçalara ayırdığımızda ise uzun uzadıya mülahaza edilecek onlarca farklı konuya sahip derin bir roman. Bu da, tek bir yazıda aktarmak istediklerinizin hepsini dökmekten -ne kadarını başarabilirseniz- imtina etmenize sebep oluyor. Bu yazının karışık bir Cesur Yeni Dünya "türlüsü" olmasındansa, belirli bir konu üzerinden çeşitli paradigmalar üzerine inşa edilmiş fikirler bütünü olmasını amaçlıyorum.

I

Bu romanı "di-topia" olarak adlandırmak yerinde olur sanırım. Di-topia -di: iki (Latince), topia: yer (Antik Yunanca)- olarak isimlendirmemin sebebi ise romanın bizzat içeriğinden ileri gelmekte. Zira, herkesin sürekli olarak genç kaldığı, salgınlardan ve çeşitli hastalıklardan kurtulunmuş, savaşların sona erdiği, soma isimli keyif verici madde ile stresin ve depresyonun üstesinden yan etkiler olmaksızın gelinmiş, fakirliğin bulunmadığı, son teknoloji ile donatılmış siyasi düzeni anlatan bir romana literatürde Ütopya denilmesi gerekirken; sosyal hayatın her alanının devlet eliyle düzenlendiği, "günah" işlemeye alan bırakılmamış, herkesin doğumdan önce sınıflarının belli olduğu, organizmacı devlet anlayışının yerleştiği, isteklerin, arzuların ve düşüncelerin çocukluktan itibaren hipnopedya seansları sayesinde her toplumsal sınıf için ayrı olarak belirlendiği, bilimin -sosyal bilimler zaten yok edilmiş- tamamen devlet kontrolünde bulunduğu, bireyin toplum karşısında kıymeti harbiyesinin yok edildiği, siyaset alanı öldürülmüş bir romana ise Distopya denilmesi gerekir. Mamafih, Huxley'in romanına sağladığı dinamizm de bizatihi bu di-topia kavramının karşıladığı ikilemden ileri geliyor çünkü burada ütopyanın "mükemmelliği" bizi distopik bir havaya sokuyor.

Evlilik kurumunun tasfiyesi, katı sınıfsal toplum yapısı ile Huxley'in "distopyası" aslında bize Platon'un devletinin en temel yapı taşlarını sunuyor. Platon'un "soylu yalan"ı yerine, kuluçka merkezlerinde şişelerde dünyaya getirilen ve hem görünüş olarak -en alt sınıflar bodur kalmaları için tüpteyken alkole maruz bırakılıyor- hem de iş bölümü olarak şartlandırılan milyonlarca insan karşımıza çıkmakta. Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon olarak ayrılan -her grup kendi içlerinde + ve -'ler ile derecelere ayrılıyor, en üstte Alfa++'lar varken en alt katmanda Epsilon-'ler yer alıyor- kast sisteminde en üstte yer alan Alfalar hem şartlandırma hem de görünüş olarak diğer sınıflardan çok daha farklı -bir nebze özgür- yetiştiriliyor ve idari işlerde olmak üzere toplumun entelektüel -tabi ki toplumsal istikrara zarar vermeyecek bir entelektüelizm- tabakasını oluşturuyor. Sistemin içerisinden sisteme yönelik eleştiriler de bu sınıftan çıkıyor. Fakat Dünya Devleti "toplumsal istikrar"ı tehlikeye düşüren bu kişileri İzlanda gibi bölgelere sürüyor.

Şartlandırılan alt sınıfların yanında şartlandırmadan fazla etkilenmeden yetişen üst sınıfların varlığı yine bize siyasal düzen içerisindeki iktidarın toplumsal olarak üretime tabi tutulması meselesini hatırlatıyor. Zira, siyasal sisteme "şartlandırılmış" kişilerin yanında bu sisteme "inanmış" toplumsal elitlerin bulunması da elzem. İnanmayan ve düzenle çatışanların ise cezalandırılıp gönderilecekleri yer kendileri gibi insanlarla dolu olan adalar. Ütopyaların eksiği, genel anlamda a priori olarak ütopik düzene inanmış kolektif kimlikler inşa etmesi olabilir. Her düzen kendi içerisinde muhaliflerini barındırır. İnsan benliği özgür bırakıldıkça da böyle olmaya devam edecek gibi duruyor.

"Herkes, herkes için çalışır. Hiç kimseden vazgeçemeyiz. Epsilonlar bile faydalıdır."

II

Cesur Yeni Dünya'daki iktidar alanında yer alan diğer konu ise ahlak. Anne, baba, eş, çocuk, kardeş gibi kelimeler müstehcen karşılanırken ve duyan kişinin yüzünün kızarmasına neden olurken, ikili ilişkiler başta olmak üzere, serbest cinselliğin kamusal olarak "normal" inşa edilmesi Foucault'un "Normali iktidar yaratır." önermesi için güzel bir örnek ortaya koyuyor. Zira, Foucault'un hapishaneleri yerine karşımıza -normalin inşa edildiği- şartlandırma kavramı çıkıyor. Bernard Marx'ın, Lenina ile cinsel ve duygusal konuları baş başa konuşmak istediğinde "anormal" karşılanması da yine iyi bir kıyas yaratıyor.

Son olarak, Ayrık Bölge isimli, Kızılderililerin yaşadığı ve konvansiyonel yaşam tarzının devam ettiği "ilkel" bir bölgenin Dünya Devleti karşısında konumlandırılması dikkat çekicidir. Ütopya'nın muhalifleri sistemin içerisinden çıkarken, Ayrık Bölge insanları bu düzenin içerisinde hiç yer almayan ayrı bir özneyi temsil ediyor. Dünya Devleti vatandaşlığının kolektif kimliğinden "yoksun" olan insanlar atalarının dinine -Hristiyanlık ve Kızılderili dini- tabi olarak hayatlarına devam ederken, Dünya Devleti'nin insanları Ford -evet ironik olarak Henry Ford'a ithafen- isimli tanrı olmayan tanrılarına tapmakla meşgul. İnsanlar evleniyor, çocuklar doğum yoluyla dünyaya geliyor. Aile kurumu, Dünya Devleti'ndeki müstehcenliğine aykırı olarak toplumun en temeli olma işlevini görüyor.

"Çünkü herkes, herkes içindir."