Bazıları vardır; birilerine sinirlense susar, öfkelense susar, korksa susar ve hatta sevinse bile susar. Yüzlerinde tepki olarak adlandırabileceğimiz sadece birkaç mimik oynar. Normal hayat akışında etkiye tepki verilmesi doğaldır halbuki. Duygu durumu olarak aktarılan bu tepkiler hormonal değişimler sonucunda tetiklenir. Peki tepkisiz insanların hormonları yok mu? Neden tepki vermiyor, sadece duruyorlar?
Biz daha küçücükken dünya kocamandı. Sokaklar daha geniş, caddeler daha uzun, dünya ise dev bir kara parçasıydı. O minik gözlerden hayatı keşfetme sürecinde birileriyle etkileşimde bulunmamız lazımdı. Etkileşimde bulunulan kişiler ebeveynler, kardeşler, akrabalar, daha sonra öğretmenler ve arkadaşlar oldu. Uzadı gitti bu liste. Yaşamak için iletişim şarttı. İletişimde bulunduğumuz bu insanlarla olaylar yaşadık. Arkadaşımız oyuncağımızı elimizden aldı, annemiz zorla yemek yedirdi, öğretmenimiz ödevimizi yaptığımız için başımızı okşadı. Olaylar bazen olumluydu bazen olumsuz. İnsanların ise bazen iyi tepkileri vardı bazen kötü tepkileri. Bizim olumsuz duygu uyandıran olaylara kötü tepkiler vermemiz lazımdı. Sinirimizi belli etmemiz, korkup kaçmamız, endişeden ağlamamız gerekliydi çünkü etkiye tepki verilmesi lazımdı. Bizde olumlu duygular uyandıran olaylarda ise iyi tepkiler vermemiz lazımdı. Ağız dolusu gülmemiz, sımsıkı sarılmamız ve ağzımızdan birkaç tatlı kelam çıkması gerekliydi. Peki gerçek hayatta ne oldu?
Evrende dolaşan enerji sürekli boyut değiştirir. O oluşmuş enerji asla kaybolmaz. Güneş enerjisinden elektrik enerjisine ondan da ısı enerjisine bile dönüşebilir. İşte bizdeki enerjiler de öyle değişir ve dönüşür. Aldığımız etkiden tepki ondan da öğrenilmişlikler oluşur. Bizler daha küçükken büyüklerin dünyası daha bir renksizdi sanki çünkü duyguları ifade etme seviyesi en alt düzeye indirilmişti. O koca koca adamlar duygusal yaklaşan insanların zayıf olduklarını düşünüp vurmaya çalışmışlardı. Bu saldırıya karşı insanlar duygularını ifade etmeme tepkisi gösterdiler, bu öğrenilmişliği çocuklarına öğretmeye çalıştılar. Çocuklar, konfor hissetmediği kişilerin kucağına gitmemek için diretip ağlatıldığında sırf karşıdakilere mahcup olmamak için susturdular. Yaramazlık yapmayı, öğretmenin ilgisini ben bu dersi yapamıyorum demenin yolu olarak bulmuş çocuklara cezalar verdi o öğretmenler. Halbuki o çocuk içinde bulunan yetersizlik duygusunu öğretmenine anlatmaya korkmasa ya da duygularını ifade etmesine yardım edilse belki de o yaramazlığa lüzum kalmayacaktı. O koca insanlar eğer çocukları okumayı bilseydi çocuklar ne çok şey anlatıyordu aslında.
Nesilden nesle aktarılmış olan duygularını ifade etmeme durumu karmaşıklıklara yol açtı. İlişkiler anlaşılmaz, sevgiler değersiz ve kavgalar hararetli olmaya başladı. Öğrenilmiş olan bu çaresizliğinse kimse farkına varmadı. Hatta çocukları anlamamakla kalmayıp baskıladılar bir de. Özellikle duygularını ifade etmesin diye çok uğraştılar. O çocuklar ise tepkisiz insanlara dönüştüler. İçlerinde yaşamaya başladılar her bir duyguyu. Tepkisiz bırakılan her olay içeride karalandı, yok edildi. Bir süre sonra robotlar olarak döndüler hayata. O coşkulu insanlara, sanatçılara küçümser gözlerle bakılıp “anormal” damgası yapıştırmaya başladı sonra o çocuklar. Kimse empati yeteneği kazanamadığından öğretilenlerle tek kişilik hayatlar yarım kişilik hayatlara dönüştü. Belki de çeyrek kişilik. Kim bilir?
Peki ne yapmalı? Karşıdaki etkiyi çözümlemeli önce. Olayı kavramalı ve bizde ne düşündürdüğü ve hissettirdiği konusuna açıklık getirmeli. Çözümlemenin sonuçlarını karşı tarafa aktarmalı ve beklenilen açıklanmalı. Her iki taraf da açık olursa sağlıklı iletişim kurulmuş ve sağlıklı tepkiler verilmiş olur. Belki de kavgalar, savaşlar biter. Bir umut... Hem etkiye tepki verilirse dengede kalınmış, ruh dinginliğine ulaşılmış olunur. Empati yeteneği gelişirken tek kişilik hayatlara sonsuz renk sığdırılmış olur.