Köklerini bir saksıya uzatan her bitkinin özgürlüğü ve bütünlüğü hapsolmuştur. Bunu engellemek mümkün olmaz, aykırı gelir doğaya. Uzatır köklerini saksının en derin noktalarına. Ancak bütünlüğünü kaybeden bir bitkinin mahsulü ise her zaman acı gelir tadan dile. Bu, muzdarip haldeki bir canlının intikamıdır.
Saksı, bitkinin özgürlüğünü ve bütünlüğünü engeller. Peki insan? İnsanın bütünlüğünü ve özgürlüğünü engelleyen yer bedeni midir? İnsanın dört duvarı tarifsiz bir et yığını mıdır? Öyledir. Çıkmak ister bedeninden, dört duvarından ve saksısından. Bunu başarabilir mi peki? Çabalayan ruh başarır. Ben başardım. Ruhu bedeninden ayrı bir yaşayanım. Yorgunluğum ve muzmahilliğim, ölümün mümkün olmayıp sonsuzluğun muhakkak olduğu bir evrendeki savaşımın sonucudur. Bu benim onurum ve gururumdur çünkü bu savaş, çok da uzak olmayan bir yerde, bedeninde verilen bir savaştır. Köklerimin sığamayıp saksısına, içine karıştığı bir savaştır. Yüreğin ise bu evrenin başkentidir, yüce. Köklerin sarılırken köklerime nevaziş eder, belki de bu bir ütopyadır. Zamanın ve saksıların olmadığı bir evren, ütopya!
Karargâhımdaki ümit bekleyişlerim rahatlığa aldanmaz. Bellidir çünkü her rahatlığın altında bir rahatsızlık yatar. Kaygılarım en net göstergesidir bu rahatsızlığımın. Avucunun çizgilerinde kaybolmayacaksa dudaklarım bir daha, ne halta yarar? Ne halta yarar bu yapraklar sen baktığında savrulmayacaksa sessiz dünyada? Sorularımın içinde yeniden var olmayacaksa evren, düşüncelerim ne halta yarar? Merak etme yüce. Bir evren yarattım bizim için. Başkentteyken kafan omuzlarımdadır hep. Dudaklarım avuçlarında gezer, savurursun yaprakları bir bakışta. Bitkileri de unutmadan, topraktadır onlar. Sonsuzluğa uzanırlar kökleriyle, tutsak değillerdir artık.
Bu, rüzgârda başıboş ve çaresiz şekilde yalpalanan bir avuç yaprağın damarlarına kazınmış veda mektubudur. Yüce, bu evrendeki her rüzgâr saçlarını okşar; kapına getirir üzerine veda kazınmış her yaprağı.