Fikirler hapsedilebilir mi? Böyle yaka paça tutup, yerlerde sürükleyip toza toprağa bulanırken yüzüne okkalı bir tokat atılır mı? Yoksa yaftalanarak, ötekileştirilerek ve değersizleştirilerek kenara fırlatılır, üstüne de koca çamaşır yığınına benzesin diye düşünülmesi istenenler fırlatılır mı? Peki ya düşünmeyen alkışlanır, düşünenlere alçaltıcı bir kahkaha atılır mı? Bizim ülkemizde atılıyor, hem de düşünenlere ve düşüncelerini paylaşma cesareti olanlara.

Eğitim, bilgi, fikir. Bu üç kavram çok önemli oldu benim için. Üç kavramı özümseli, hayatıma yerleştirmeliydim. Önce kendimi eğitmeliydim. Her açıdan ama. Sadece okul eğitimi ya da kitabi bilgi değil. Mesela bir ortama girdiğimde insanlara selam vermeyi bilmeliydim. Benim halimi hatrımı soran insana karşılık vermeli, tatlı dil göstermeliydim. Benim hayat görüşümün tam karşısında yer alan o insanların heyecanlı konuşmalarını sözünü kesmeden, saygıyla dinlemeli ve en azından düşüncesi olduğu için saygı göstermeliydim. Mesela vicdanlı olmalıydım. Bir kadın katledildiğinde “Saat kaçta, nerede öldürülmüş?” ya da “Üstünde ne varmış?” diye sormamalıydım. Deprem olup insanların öldüğü haberini aldığımda “Nerede olmuş?” sorusundan ziyade “Benim yardım edebileceğim bir konu olabilir mi?” diye sormalıydım. Büyüklerimin ve küçüklerimin yaşadığı dönemi benim yaşadığım dönemle karşılaştırmamalı, onları benim gibi olmuyorlar diye eleştirmemeliydim. Ve tabii ki belli başlı konularda eğitimim olmalıydı. Örneğin kendi ekonomimi sağlayacak kadar matematik eğitimim, sözleşme okurken onu anlayacak kadar da Türkçe eğitimim, makarna pişirirken daha geç kaynasın diye tuz attığımı bilecek kadar fen eğitimim, kadın olarak seçme hakkımı Mustafa Kemal’e borçlu olduğumu bilecek kadar da sosyal eğitimim olmalıydı. Bir sonraki aşamaya geçebilirdim. Bilgi. O kadar çok kitap var ki; okunacak, öğrenecek, sindirilecek bilgilerle dolu. Bu kitapların içinde “İnsanın var olma amacı nedir?” bilgisinden tutun da “Hangi besinler probiyotik etki yaratır?” bilgisine kadar çok bilgi vardı. Tarih, felsefe, ekonomi, sanat, teknoloji gibi birçok konuda bilgi edinebilecektim. Ama ben bu zamana kadar gördüm ki kitaplar bana en çok insan olmayı öğretmiş. Kurgu eserler, o insanlar tarafından zaman kaybı görülse de bana başka başka hayatlar yaşatmış. Önyargılarından soyunmaya çalışan, empati kurabilen, anlayışlı, derinlerde bir nokta bulabilen ve en önemlisi yaşadım diyebilmenin anahtarlarını kovalayan insan olmayı öğrenmeye başlamışım. Sadece kitaplarla değil elbet resimle, müzikle, tarihle, insanlarla, doğayla ve ilişkilerle. O gün bugündür devam eder bilgi yolculuğum. Ve son aşama fikir. Kendimi eğitip bilgi edindiysem artık fikir üretmeliydim. İllaki etkilendiğim insanlar olacak ama sonucunda orijinal, bana dair bir şeyler çıkacaktı. Kafamda çok fikir ürettim ben. Ürüne dönüştürmeye de başladım. Daha yolum var, bunun da farkındayım. Hayatımın üç aşamasını tekrar tekrar yaşıyor, çizdiğim o yolda minik adımlar atıyorum.

Ama bir sorun var. Ben inandığım o yolda gördüm ki bu topraklarda kendini eğitmek “boş iş”. Edebiyat, felsefe, resim boş iş. Tarih konuşmak, dinlerin kökenini sorgulamak, ahlakın kime göre olduğunu sormak zaman kaybı. Hele üniversite öğrencisiyken müze gezmek, konferanslara katılmak, farklı insanlarla fikir alışverişinde bulunmak. Ah, ne boş ne saçma işler bunlar! Mantıklı olan kafelerde okey oynamak, milletin dedikodusunu yapmak, tüketimi en aza indirmemiz gereken bu dönemde bizi tüketmeye yönlendiren “influencer”ların günlük hayatlarını izlemek, alışveriş yapmak, tüketmek, tüketmek, tüketmek... Güzelliklerin farkında varmadan sadece yaşamak, çalışmak, çalışmak, çalışmak... Boğulduğumu hissediyorum. Onların yaşam anlayışlarına uymadığım için beni her fırsatta iğnelemelerinden tiksiniyorum. Doğru yaptığıma adım kadar emin olduğum halde beni suçlu hissettirmeye çalışmaları midemi bulandırıyor. Bu topraklarda neden okuyan, sorgulayan yerlere çalınır? Neden düşünen kişiye paçavra muamelesi uygulanır? O kokuşmuş cahilliklerinin kokuları hiç mi çalınmaz burunlarına? Hiç mi demezler “Belki bu insanlar bizden farklı yapıyor bir şeyleri.”  diye? Çığlıklar atıyorum uyansınlar diye. Uyanın da beraber bağıralım ve uyansınlar artık cahillik uykusundan o insanlar. Uyansınlar. Ama uyumak istiyorlar. Hem de günlerdir uyumamış, uykuya aç bir şekilde. Halbuki Mustafa Kemal şöyle demişti yıllar önce:

"Gerçek kurtuluş ancak cehaletin ortadan kaldırılmasıyla olur. Cehalet kaldırılmadıkça toplum yerinde kalıyor demektir, yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir."