Hepimizin biraz yalnızlaştığı, belki içine kapanıp kendini dinlediği, toplumsal hayattan izole olduğu pandemi günlerinde Edward Hopper’ın resimlerinin bu günleri ne kadar iyi yansıttığını görüyoruz .

Hopper 1882’de New York’ta doğmuş Amerikalı realist bir ressam ve grafikerdir. New York Sanat ve Tasarım Enstitüsünde eğitim almıştır (1). 

Kuzey Amerika sanatının en önemli isimlerinden biri olan Hopper moteller, benzin istasyonları, yol kenarları, boş sokaklar gibi mekanları arka plan olarak kullanarak Amerikan günlük hayatını tuvaline aktarmıştır. Sade resimlerinin ve sanatının asıl gücü, hissettirdiği yoğun yalnızlıktan gelir. Genellikle hareketsiz, sessiz, sakin ‘an’lara odaklanmıştır. Melankolik bir hava sezinlenir eserlerinde. Kimi zaman bir sinema/tiyatro salonunda yalnız oturan bir kadın, modern evinin sade odasında mutsuz bir adam, bazen de bir kafede kalabalık içinde tek başına kahve içen birini resmetmiştir (1,2)  

New York Sanat Okulundayken sanatının şekillenmesi üzerinde büyük etkileri olan eğitmenlerinden biri Robert Henri idi. O dönem Henri’nin öğrencileri olan bir grup ressam Amerikan sanatında “Ashcan okulu” olarak bilinir. Henri onlara kentsel hayata dair gerçekçi resimler çizmelerini ve eserlerine çağdaş bir ruh katmalarını öğütlüyordu (1).

Hopper, henüz genç bir sanatçıyken Paris’e birkaç ziyarette bulundu. Orada Fransız empresyonistler Edouard Manet ve Edgar Degas gibi ustaların tarzlarını beğendi. Onların ışığı kullanma biçimlerine hayranlık duydu ancak onlar ışığın değişimine, dalgalanmasına odaklanırken Hopper resimlerinde berrak ve net bir ışık kullanarak gölge ile kusursuz bir kontrast oluşturmuştur (3). 

Hopper’ın kullandığı geniş kompozisyonlar, karanlık ve aydınlık arasındaki dramatik vurgular sinema ve fotoğrafçılık dünyasında da birçok sanatçıya ilham olmuştur. Alfred Hitchcock, David Lynch gibi yönetmenlerin filmlerinde Hopper resimlerinden kareler görürüz (3,4)  

"Binaların ve figürlerin üzerindeki güneş ışığı ile herhangi bir sembolizmden daha çok ilgilendim." 

“Resimdeki amacım, doğaya dair en samimi izlenimlerimin mümkün olan en kesin kopyasını yapmak olmuştur.” diyen Hopper, çoğunlukla realist olarak anılır. Dönemin popüler akımlarına dahil olan modernist çağdaşlarının aksine gerçekçi resimler yapmaktan vazgeçmemiştir. Bununla birlikte sembolist bir ressam da denebilir onun için. Hayatı boyunca 19. yy Alman ve Fransız şiirleri okumuş, Avrupa sembolizmine borçlu hissetmiştir kendini (5).

Her ne kadar Paris’te geçirdiği zamanın kendisini çok etkilemediğini söylese de döndüğünde Amerika’nın ona ne kadar ham göründüğünü itiraf etmiştir (4). Bu durumu “Hopper, Avrupa geleneklerine ait duygusal gücü Amerikanın acımasız topraklarına ithal etti.” diye ifade etmiş bir sanat yazarı (5).

Kuşkusuz sanat, içinde bulunduğu toplumdan ayrı düşünülemez. Amerikan halkı da tıpkı Hopper’ın resimlerinde bizlere gösterdiği gibi bireyselliğiyle ön plana çıkan bir toplumdur. Hopper, resimlerinde bu gerçeği belki de biraz abartarak işler. Özellikle 1930’lu yıllarda dünyayı ve en çok da Amerika ekonomisini sarsan Büyük Buhran, Sanayi Devrimi ve sonrasında 2. Dünya Savaşı gibi büyük olayların etkilerine ve düzene bir eleştiri niteliğindedir resimleri. Sanatçının en ünlü yapıtı Nighthawks (Gece Kuşları), tam da Pearl Harbor saldırısı sonrası geceleri karartma uygulanan New York sokaklarındaki bir kafeyi konu alır (6).

Sanayileşme ile artan şehir nüfusu ve beton binalar arasında birbirlerine yabancılaşan, yalnızlaşan insan figürünü öylesine gerçekçi işlemiştir ki “baktığımız şey kendi hayatımız, hayallerimiz ve endişelerimiz mi, yoksa yanına yaklaşmaya cesaret edemeyeceğimiz bir yabancı mı” diye düşünmemize sebep olur (7). 

 İlk bakışta sıradan bir günde sıradan bir yerde bulunan sıradan insanları betimleyen sade resimler gibi görünse de yapıldığı dönemle ilişkilendirildiğinde anlam kazanıyor Hopper’ın resimleri. Aslında günümüzde de durum çok farklı değil. Çoğumuz büyük şehirlerde yaşıyoruz. Kalabalığın, hızla akan hayatın içinde kayboluyoruz. Yalnız hissediyoruz belki ama günümüzde daha kolay saklayabiliyoruz bunu. Kalabalık bir yerde tek başımıza kaldığımızda telefonumuzdan ‘sosyal medyaya’ göz atarken daha ‘sosyal’ hissediyoruz. En çok da Covid günlerinde sık sık kendimizle baş başa kaldığımızda fark etmiş olmalıyız bunu. Kim bilir belki de artık hepimiz bir Edward Hopper tablosuyuzdur (8).

Kaynakça: 

  1. https://en.wikipedia.org/wiki/Edward_Hopper#cite_note-17 
  2. https://www.theguardian.com/artanddesign/2020/mar/27/we-are-all-edward-hopper-paintings-now-artist-coronavirus-age
  3. https://news.artnet.com/art-world/edward-hopper-morning-sun-jo-1895972
  4. http://lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=655 
  5. https://www.newyorker.com/magazine/2020/06/08/edward-hopper-and-american-solitude/amp 
  6. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/679514 
  7. https://theconversation.com/edward-hopper-the-artist-who-evoked-urban-loneliness-and-disappointment-with-beautiful-clarity-77636 
  8. https://www.theguardian.com/artanddesign/2020/mar/27/we-are-all-edward-hopper-paintings-now-artist-coronavirus-age