“Bir empresyonist için doğrudan doğayı resmetmek, onu göründüğü gibi çizmek değil, yarattığı hisleri canlandırmaktır.” -Paul Cézanne
Sonradan empresyonistler olarak adlandırılacak bir grup ressam, 1862’den itibaren fikir alışverişi yapmak için düzenli olarak Paris’teki Café Guerbois’te buluşmaya başladılar. Tarzları farklı olsa da paylaştıkları felsefe ortaktı. O dönemlerde sanat dünyasına hakim olan otoriter Güzel Sanatlar Akademisinin tarzına ve konu kısıtlamalarına tepkiliydiler. Odalardan çıkıp açık havada resim yapmayı savunuyorlardı. Etkilendikleri kişilerin başında realizmin öncülerinden Edouard Manet geliyordu.
Akademi her yıl Salon sergileri düzenliyordu ve kendi belirledikleri konu ve tarzların dışında bir eserin sergiye çıkması mümkün değildi. 1863’te Manet ve Gustave Courbet eserlerini Salon’da sergilemek istediler ancak jüri bu isteği geri çevirdi. O dönemde çok sayıda eser geri çevrildiği için, III. Napolyon eserlerin değerlendirilmesinde halkın da söz sahibi olması gerektiğini belirterek Reddedilenler Salonu’nu (Salon des Refusés) açtırdı. Birçok insan bu sergiye sadece alay etmek için gitmiş olsa da aslında ilk kez, sanatın onaylanmış tarzların dışına çıkabileceği ve sanatçıların, eserlerini Salon dışında da sergileyebilecekleri fikri ortaya çıktı. Bunun üzerine bağımsız sanat toplulukları oluşmaya başladı.
1873’te, buluşmalara katılan ressamlardan Claude Monet, Pierre-Auguste Renoir, Camille Pissarro, ve Alfred Sisley tarafından resmi olarak Anonim Sanatçı, Ressam Heykeltıraş ve Gravürcüler topluluğu kuruldu. Sonradan topluluğa Paul Cézanne, Edgar Degas gibi isimler de katıldı. İlk bağımsız sergilerini 1874’te düzenlediler. Birçok ziyaretçi gibi sanat eleştirmeni Leroy da bu sergiyi yetersiz ve aciz bulmuş, sarkastik eleştiri yazısında Monet’nin tablosu İzlenim: Gün Doğumu’nu kastederek sergiyi “İzlenimciler’in sergisi” olarak adlandırmıştı. Ancak Monet ve arkadaşları Leroy’nın kendilerine taktığı bu ismi sahiplenip, birkaç yıl sonra düzenleyecekleri sergiye aynı ismi kendileri verdi. 1874-1876 yılları arasında sekiz sergi düzenlediler.
“… bir sabah siyahımız kalmamıştı, yerine lacivert kullandık, işte o an izlenimcilik doğmuştu.” -Pierre-Auguste Renoir
Sanatçılar Realizm’in felsefesinden, Japon Ukiyo-e baskılarından, bilimsel renk kuramlarından, fotoğrafın icadıyla gelişen ışığı kullanma tekniklerinden etkilenerek eserlerini oluşturuyorlardı. Amaçları, sanatı süregelmiş tekdüzeliğinden kurtarıp modernleştirmekti. Açık havada gündelik hayattan sıradan anları resmediyorlar, belirgin fırça darbeleri bırakıyorlar, titizlikle işlenmiş detaylar yerine ışığın etkilerini ön plana çıkaran saf renkler kullanıyorlardı. Hiçbir nesne düz olarak tek renge boyanmıyordu. Renkli gölgeler titreşen renk efektleri ortaya çıkmasını sağlıyordu. Çoğunlukla açık havada tamamladıkları resimlerinde ışığın değişimine odaklanarak anın geçiciliğini yakaladıklarına inanıyorlardı. Sanatçının doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alıp, gerçekçiliği ve nesnelliği ikinci plana atarak, öznel yorumlarını ön plana çıkarması gerektiğini savunuyorlardı.
Karşılaştıkları eleştirilere ve muhalefete rağmen fikirlerinde ısrar ettiler. Modern resim sanatının gelişmesi yolunda öncü olan gruplardan biri olan Empresyonistler’in eserleri zamanla halk tarafından da kabul görmeye başladı.
Kaynak: Hodge Susie, Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Sanat Fikri, Domingo yayınları, İstanbul 2013 (sy. 76-79)
Görseller:
1: https://en.m.wikipedia.org/wiki/Impressionism
2: https://www.britannica.com/biography/Pierre-Auguste-Renoir/Rejection-of-Impressionism
3: https://eportfolios.capilanou.ca/annikamcfarlane/2018/11/02/camille-pissarro/
4: https://drawpaintacademy.com/alfred-sisley/
5: https://www.wikiart.org/en/paul-cezanne/the-seine-at-bercy-1878