Salona giriyorsun ve karşında Harbiye sahnesi. O koca sahneden kafanı arkaya doğru çevirdiğinde bir sürü kırmızı koltuk, akustiği iyi ayarlamak maksadıyla duvarlardaki koca yuvarlaklar, kelimelere sığmayan ve insanın ruhuna sızan o tiyatro hissi... İstanbul'da tiyatronun güzelliğini Reşat Nuri Sahnesi’nden sonra en iyi hissettiğim sahne. Koltuğunu bulmaya çalışırken sahneye şöyle bir göz atıyorsun. O koca sahnede koca düğmeli ve kırmızı kadife kaplamalı iki set var. Sanki kadife bir koltuk deseni yaratılmaya çalışılmış. Oturuyorsun koltuğuna ve ışıklar kararıyor. Oyun başlıyor.

İkisi kadın biri erkek olmak üzere üç oyuncuyla akıyor tüm oyun. Bir tarafta Afife Jale bir tarafta Bedia Muvahhit. Bu iki kadın birbirinden farklı hayatlarda yürürken bir ışık birleştiriyor onları: Sanat. Her ikisi de tiyatroya gönül vermiş emekçiler. İkisi de sahnede oldukça var olduklarını hissediyorlar. Tıpkı benim yazarsam yaşayabileceğimi hissettiğim gibi. Sanatın kendisine, ruhuna ve icrasına aşık olmuşlar. Ama ne yazık ki hayat onlara eşit davranmamış. Afife Jale, dönemin baskıcı rejimine karşı Müslüman bir kadın olarak sahneye çıkmış. İsim değiştirmiş başta, türlü zorluğa girmiş. Baskıya maruz kalacağını bile bile o sahneye çıkmış. Niye mi? Ruhunun o sahnede canlandığını hissettiği için. Sahneden kopardılar onu. Namus ölçütleri, örfleri ve adetleri bir kadının sahnede olmasına uygun düşmediği için hapsettiler evine. Her ne kadar belki gerçek aşkı, toplum tabiriyle erkeğini bulduğu düşünülse de o “gerçek” aşkından uzak kaldı. “Gerçek” aşktan uzak kalmak ve kendi olamamak uyuşmaya itti onu. Katlanamıyordu o kafasındaki seslere. Demek ki gerçek benliğe duyulan ezgiler ne kadar birileri tarafından susturulmaya zorlansa da susturulamıyordu. Baskı rejimi kalksa da artık çok geçti. Afife Jale artık o taze yaprak değildi. Erken solarak can verdi bir sinir hastanesinde bu yaprak. Bedia Muvahhit, Fransızca öğretmeniydi. Ama sanat aşkı ya bu ne olursan ol bulur alır seni o konumundan. Bedia, Afife’den daha şanslıydı. Parlama dönemi, sanat hayatında kadın ve erkeğin kendini göstermesi açısından daha rahat olduğu bir döneme denk geldi. Turnelere çıktı, önemli filmlerde rol aldı. Adını ilk Müslüman kadın tiyatro oyuncularından biri olarak tarihe yazdırdı. Peki onu Afife’yle neden aynı sahnede sergiliyorlardı? Bak Afife acı çekti ama sefasını Bedia çekti diye mi? Hayır. Bedia, Afife kadar baskılanmadı ama Bedia’nın da çığlıkları vardı. Sevgilileri, arzuları ve savaşları vardı. Gerçek aşkına kavuşma şansı olsa da içini yiyen bir şeyler vardı. Hayat her yerden bize güzel yaklaşmıyordu.

İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından oynanan “Hayal-i Temsil” adlı oyunu izlemenizi tavsiye ederim. Sahneye çıkan ilk Müslüman kadın tiyatro oyuncuları olan şahane iki kadının hayatlarına bakmanızı isterim. Hümay Güldağ, Şebnem Köstem ve Yiğit Sertdemir’in muazzam oyunculukları sayesinde onları yaşayacaksınız. Özellikle Yiğit Sertdemir’in ondan fazla role bürünmesi size sanatın birden çok hayat yaşamanın yolu olduğunu bir kez daha gösterecek. Büründüğü rol bazen şehirli bir beyken bazen taşralı bir adam. Geçişleri ve aktarışı çok çok başarılı. Oyun sonunda yaşamın her koşulda cilveleri olduğunu ve aslında kendimizle savaştığımızı göreceksiniz. Benliğimize ulaşmak için hayatın her evresinde savaşıyoruz. Her ne kadar bastırılsa veya yok sayılsa da o benlik hiç susmuyor. Kendimize kavuşma yolculuğumuzun ağrısız olmasını dilerim. Tiyatro salonlarında kucaklaşabileceğimiz günlere kavuşmak dileğiyle...