Cennet, Farsça “firdevs” sözcüğünden gelir. Firdevs, “duvarlarla çevrili” bahçe demektir. Kitaplar cennet bahçesini, insanlığa güzellik ve sonsuz bolluk vaat ettiğini yazar. Çok eski zamanlarda yaşamış Aztekler bile cenneti ferah, lüksün bulunduğu ve büyük ırmakların olduğu bir ülke olarak tanımlamışlardır. Kutsal kitaplar cenneti görkemli güzellikler, solmayacak çiçekler, ırmaklarından berrak suların süzülüp yemyeşil vadilere ulaştığı bir yer olarak anlatır. Türlü güzellikler, sonu gelmeyen bir rahatlık, istediğimiz kadar tatlı yemişlerin bulunduğu bir yerden kovulmak elbette insanlığın başlangıcı oldu. Firdevsin güzel bir bahçe olduğunu biliyorsun. Belki bir bahçe olabilir ama duvarlarla çevrili olduğunu unutma.
Eğer tüm kutsal kitaplarda görkemli güzelliklere konu olan cennetten kovulmayı bir ceza olarak görüyorsan bunu bir daha düşün derim. Onlar duvarla çevrili bir hapishaneden sonsuz fersah büyüklükte gökyüzü ve yeryüzü arasına yollandılar. Bu bir ceza olabilir miydi? Bu, içinde özgür olma şansını veren bir kutsama. Tüyleri parlak ve rengi güzel bir kuşun sahibisin ve onu her gün en lezzetli yemişler ile besliyorsun. O bir kuş, dışarıda uçsuz bucaksız gökyüzü üstünde süzülmesi gerek. İnsanlık duvarlarla çevrili bir bahçede asla özgür olamazdı, aynı o kuş gibi…Tüm insanlık tarihi tek bir soru ile başlar “Havva elmayı yemeli mi, yememeli mi?” -Soru işareti simgesi, ona dikkat et.-Bu simge kuyruğu üstünde dikilen yılanı simgeler. Bu yılan Havva’nın kafasında bir soruya yol açtı. Elma ağacının üstünde duran bu yılan ve soru işaretinin simgesi ortaktır. Soru işareti insanlık tarihindeki ilk olaydan gelir. Peki bu ilk günahın izi bizim psikolojimizi nasıl etkiledi? Bu yazı ise yine bir soru ile başlıyor.
Günah işlemek ilk insandan beri genetik kodlarımıza işlendi ve bu zamana kadar bizimle geliyor. Biz dünyaya gelmeden önce ilk günahın izini beynimizde taşıyoruz. Carl Gustav Jung insan zihninin üç parçaya ayrıldığını söyler; ego, kişisel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı. Kolektif bilinçaltı bu zamana kadar yaşamış tüm insanların, şu an bizim, ileride yaşayacak olan insanların bilinçaltının ortak paydasıdır. Burada arketipler bulunur ve bu arketipler çeşitli semboller içerir. Bilinçaltımızdaki evrensel simgeler ve geçmişten gelen çeşitli içgüdüler burada bulunur. Örneğin: gecenin bir saatinde sıçrayarak uyandığımızı düşünelim. Jung’un bakış açısına göre, geçmişte atalarımız mağaralarda yaşadıkları için tehditlere açıklardı. Korktukları ve sesler duydukları için geceleri sürekli sıçrayarak uyanırlardı ve biz bugün aslında sebebini bilmediğimiz bir anda gecenin en geç saatinde uyanıyoruz. Arketiplerimiz, genotiplerimiz ile birlikte evrimsel bir süreç içerisinde ilerledikleri için farklı genler farklı kolektif bilinçaltları ortaya çıkarır. Fakat değişmeyen ve kolektif olarak bizi etkileyen en büyük olay “ilk günahtır”. Çeşitli dinlerde günah kavramı çok farklı olmasa bile kutsal kitaplardaki günahlar çeşitlilik gösterir. Günah ve yasak olanın çekiciliği ise asla değişmez. İnsanların günah olana ilgi duyması, içten içe aslında günahın peşinden gitmesinin sebebi ilk günahın içimizde bir yerlerde bize sesleniyor olmasından kaynaklanır. Psikoloji alanında yapılan çoğu deneyde bir şeyi “yapmak yasaksa” eğer insanların tam tersi bir içgüdü ile yapmaya meyilli olduğu görülür. Üstelik günah kavramının sadece tanrısal bir boyut ya da dinsel bir cezaya götürmesine gerek yoktur. Girilmez tabelaları bulunan kapıların ardında ne olduğunu hepimiz merak ederiz, sonunda ceza olmasa bile canımız en çok sigara içilmez yazan yerlerde çeker dumanı üflemeyi.
Günahı arzulayanlar, günahın çekiciliğine kendini kaptıranlar, günahın sonunda ona ceza getireceğini bildiği için korkanlar; hepsi dönüp ayakları altındaki toprağa baksa aynı kökten geldiklerini görürler. İstemeyenler dahi tanışır günahın acısıyla. Ağır bir cezadır bu ama insanlığın başlangıcıdır aynı zamanda.
KAYNAKÇA
OSHO-SIR SAYFA 251-269
CARL GUSTAV JUNG - İNSAN RUHUNA YÖNELİŞ 71-117