Uçsuz bucaksız bozkırın ortasında dörtnala koşturan bembeyaz bir at düşünün. Yelelerini havalandıran rüzgarla dans edercesine dünyanın sonuna kadar koşturabilir. Üzerinde bir binicisi yok, evcilleştirildiğini ima eden en ufak bir aksesuar üstünde yok. O sadece özgürce koşturan, bembeyaz bir at… O beyaz ata bir ip atıp ahıra soktuğunuzda ömrünün sonuna kadar özlemle dolar içi. Bu yazıda kement, ip ismine ne derseniz deyin ama bir ceket olacak. Konu Jack London’ın Yıldız Gezgini kitabı ama esas nesnemiz çoğumuza giydirilmek istenen o ceket…

CEKETİ PARÇALAYAN RUH

Jack London’ın tüm kitapları o beyaz atın özgürlüğüne duyulan özlemle doludur. Jack London bir anlamıyla barbarlığın eril bir haykırışı aslında… Peki bu barbarlık nasıl bir mahiyete sahip? O barbarlık, ‘’Can çekişen uygarlığı gençleştirmeye yalnızca barbarlar yeteneklidir’’ sözüyle tanımlanabilir. Kimse tarafından çözülemeyen düğüme İskender’in şöyle bir bakıp kılıç vurması, mezhep kavgaları yüzünden gırtlak gırtlağa gelmiş Batı Asya’ya Cengizlilerin radikal müdahalesi( tabii ki alaycı gülüşleriyle birlikte) ya da Tacitus’un satır arasında gıpta ettiğini anladığınız Cermenler…

Türlü hikayelerle Amerika’ya göç etmiş kasketli ve sert adamların yüzü hiç gülmez. Buz gibi Kuzey Amerika havasında altın peşinde koşarken, ısınmak için eline sürekli hohlayan ve durmaksızın sigara ve sağlam viski içen adamlar düşünün. O zaman gülerler işte. Titanic filminde Rose alt kamaralarda bir eğlenceye katılır hani? Sıkıcı bir partiden buraya ‘’indiği’’ o sahneyi gözünüzün önüne getirin. İşte öyle bir sevinç vardır Jack London’ın hakiki kahramanlarında.

Jack London’ın tüm gerçek sanatçılarda olduğu gibi insan sevgisi sınırsızdır ama yine de her şeyle kavga etmeye hazırdır. Sıkılı yumruklar, kenetlenmiş gözler, vahşi doğada(aynı anlama gelmek üzere çalışma hayatında) hayata tutunma çabası her daim arka planda yer alır. Jack London’da körkütük sarhoş olan adamlar acıyla inlerken orada sadece suyu sıkılıp bir kenara fırlatılmış portakalları görürsünüz… Martin Eden, bu döngüyü kırıp ‘’high society’’ye giriş yaptığında intihar etmişti çünkü hala suyu sıkılıp bir kenara atılan portakal olduğunu hissetmişti. Sahi, her şey, bunun için miydi?

İşte size, suyu sıkılıp bir kenara atılmak istenen bir adamın olağanüstü hikayesini anlatmak istiyorum. Bir posa gibi harcanmak istenirken yazarımızın sihirli dokunuşlarıyla inanılmaz bir yolculuğa çıkan bir adamın hikayesi…

KARANLIK BİR HÜCREDEN YILDIZLARA…

Jack London’dan astral seyahat ya da yaşamın döngüsel anlamda ele alınışı gibi konular bekler misiniz? Ben hiç beklemezdim. Fakat yazar bunu öyle ustaca ele almış ki kendisinin astral seyahat denilen şeyi gerçekten yaşamış olduğunu düşünmeye başladım… Yıldız Gezgini ismiyle dilimize çevrilen kitap, aslında Jack London’ın Amerika’daki ceza sistemine yönelttiği çok sert bir eleştiri. Kahramanımız Darrel Standing 20. yüz yılın başında işlediği cinayet suçu yüzünden hapishaneye kapatılmış bir ziraat profesörüdür. Fakat cezaevinde yaşadıkları ceza sisteminin acımasızlığını, zulmünü ve aptallığını gözler önüne serer. Kitapta bu sistem şöyle özetlenir:’’Zeki insanlar zalimdir. Aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir’’.

Standing, bir muhbirin uydurduğu yalan yüzünden ‘’deliğe ‘’ tıkılır. Muhbir uydurmaları sayesinde yönetimin gözüne girip rahata kavuşurken, adını verdiği tüm masumların tabiri caizse hayatı kararır. İşkenceden ölenler, bir daha konuşamayacak hale gelenler( hem fiziksel hem ruhsal olarak), tüm iradesi kırılmış bir otomata dönüşenler… Ama Standing’e olan şey çok farklıdır…

BÜYÜLÜ GERÇEK

''Mükemmel'' adalet sistemi Standing’i tecrite attığı anda kitabın yörüngesi de değişir. Tıpkı yazının sonunda bahsedeceğim filmdeki gibi bir cekete sokulan vücut içinde Standing, zamanda yolculuk yapmaya başlar. Ceket, çok önemli bir detay. Bunu aşağıda anlatacağım. Standing, içine sokulup odun gibi bir köşeye atıldığı ceketin içinde girdiği komalarda yaşadığı eski hayatları hatırlar. İşte kitap bu yönüyle sıradan bir adalet sistemi eleştirisi olmaktan çıkar. O anda sanki transa girmiş bir şaman haline gelir Standing. Zaten sanat da bu demek değil midir? Kahredici somutun içinde soyutu görebilme yeteneği... Ama sadece bu da değil. Yıldız Gezgini daha fazlasını vaat ediyor: Somutu büyülü hale getirme…

 Şöyle düşünün, her gün işe gidip geldiğiniz o kötü minibüsün neden kötü olduğunu eleştirebilirsiniz. Bunu, yazdığınız bir romanda detay olarak da verebilirsiniz. Peki, o minibüsün yanlışlıkla girdiği rota sonucu zamanda yüz elli yıl sonraya giden bir araca dönüştüğünü yazarsanız? Bu haliyle sıradan bir fantastik kurgu yapmış olursunuz. Ama o minibüsteki hiyerarşiyi yazarsanız bu sıradanın( Hollywood’un) ötesine geçer. Hiyerarşinin toplumsal dayanaklarını yazdığınız anda da Panteon’a giriş bileti kazanmışsınız demektir. Jack London işte bu kitapla Panteon’daki yerini alıyor.

BİR ŞEYLERİ ‘’HATIRLAMAK’’…

Ceket, mahkûmları o kadar sıkar ki nefes alamayacak noktaya gelirler. Sekiz saat, sıkı sıkıya sarıldığınız gömlek içinde karanlık bir hücrede aç, susuz, hareketsiz ve daha da kötüsü nefessiz kaldığınızı; bok dolu bir zemine odun gibi öylece fırlatıldığınızı düşünün… Atmosferimize merhaba deyin… Ama Standing yalnız değil. Yan koğuşlarda iki arkadaşı daha var. Bu anlardan birinde Edward Morrell ona kendi aralarında geliştirdikleri duvarı yumruklama yöntemiyle bir şeyler anlatır. Standing, ceketin içinde önce delirme noktasına gelir. Zaman geçer ve artık çaresiz kaldığı için ‘’vücudunu yavaş yavaş öldürür’’. Önce ayak parmakları, sonra ayaklar, sonra bacak, sonra boyuna kadar olan bölüm ve nihayet tüm beden ve bilinç… Vücudunu ‘’kısım kısım öldürdükten sonra’’ Standing, Edward Morrell’in hayal bile edemediği evrenlere yolculuk eder. Çünkü o zaten çocukluğundan beri ‘’bir şeyleri hatırlar’’ aslında.

O, çağlar boyunca devir devir yaşamış, döngüsel bir yaşamın içinde yolculuk etmiş insandır. Burada nasıl sorusunu bir kenara bırakın. Yan hücredeki arkadaşı Morrell’in tesadüfen bulduğu bu yöntem, onun kendini keşfetmesine neden olur. Morrell sadece komaya girip ceketi kısa süreliğine de unutsa da Standing’in damarlarında kan değil tarih ve hayat akar… Neler yaşamamıştır ki Standing,… İlk çağlarda göç eden bir kafilenin reisi, Hz.İsa’yı çarmıha germekle görevli Roma lejyonundaki Viking asker, talihsiz bir şekilde Kore’ye gitmek zorunda kalmış bir gemideki mürettebat, bir Fransız derebeyi, 19.yüzyılda Mormonların katliam yaptığı çölde tüm ailesini kaybetmiş bir Amerikalı…

On gün boyunca, günde bir kere içirilen su haricinde gömlekten çıkmadan yaşamayı başarır Standing. On gün boyunca iki tane deli gömleği üstüne geçirilip, olmayan dinamitlerin yerini söylesin diye giydirilen gömleğin içinde bilinçsiz bir şekilde yatarken Standing acı bile hissetmez. Kilosu artık otuz beşe düşerken müdür çaresiz kalır. Hiçbir ceza onu korkutmaz. Çünkü ceketin içinde dünyayı ve tarihi dolaşmakla meşguldür:

‘’Bütün yaşamım boyunca başka zamanlara ve başka yerlere ilişkin bir farkındalığım olagelmiştir. İçimdeki öteki kişilerin farkındayım. Yani ona kim ne yapabilirdi ki?’’

CEKETİN DİYALEKTİĞİ: HAPSEDİLMEK VE ÖZGÜR OLMAK

Onun ölüp ölmediğini kontrole gelen doktor için, olabilecek her bilimsel gaddarlığı yaparken, sadece bir deney maymunudur (zeki insanlar zalimdir önermesi). Ama hapishane müdürü için, on gün sıkıca sarılmış gömlekten çıkarken mahkumun ‘’iki değil üç gömlek giydirin, su da vermenizi istemiyorum ama arkadaşım sigarayı seviyor ona Virginia tütünü verin’’ deyip alayla gülümsemesi iktidarına yapılmış en güçlü eleştiridir(aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir önermesi). Standing için, direnenler için acı yoktur. Direnen insan acıya dayanıklıdır. Direnmek ve mücadele etmek, London kalibresindeki insanlar için, bir yaşama anlayışıdır:

‘’Asıl gerçeklik gizem ve yaşamdır. Yaşam, yüksek hızla akan kimyasal maddeden büyük ölçüde farklıdır. Yaşam süregider. Yaşam maddenin bütün biçimlerinde sebat eden ateş parçacığıdır. Biliyorum. Ben yaşamın kendisiyim. On bin kuşakta yaşadım. Milyonlarca yıl yaşadım. Pek çok bedenim oldu. Ben, pek çok bedenin sahibi, süregidiyorum. Ben yaşamın kendisiyim. Ben hep parlayan ve zamana parmak ısırtan ve bende denilen, hep benim irademle işleyen ve geçici olarak işgal ettiğim madde bileşimlerinde, tutkumu gerçekleştiren sönmez kıvılcımım.’’

TANIDIK BİR HİKAYE

En vurucu hikâye Hz. İsa’yı çarmıha geren lejyon içindeki Viking’in Ortadoğu gözlemleridir bence. Bu hikaye aynı zamanda bizi de anlatır. Çok yerinde bir müdahaleyle Ortadoğu’ya biraz temiz ve sert kuzey havasını üflemek ister:

’Gözlemim şuydu ki herkesin bir diğerine deli demesi bu ülkede bir gelenekti. Gerçekte ise, benim yargıma göre bunların tümü deliydi. Baş belasıydılar. Büyü aracılığıyla şeytanları kovalıyorlar, ellerini koyarak hastalıkları iyileştiriyorlar, ölümcül zehirleri içip zarar görmüyorlar ve ölümcül yılanlarla hiç zarar görmeden oynuyorlar… Açlık çekerek yaşamak için çöllere gidiyorlardı. Yeni öğretiyi uluyarak yeniden ortaya çıkıyorlar, çevrelerine kalabalıkları toplayıp öğretiyi bölüp parçalayarak yeni hizipler oluşturuyor ve daha çok hizbin ortaya çıkmasını sağlıyorlardı… Bizim kuzey ayazımızın birazı, bunların akıllarını başlarına getirmeye yeterdi. Bu iklim fazla yumuşak. Damlar inşa edip, et avlayacaklarına hiç durmadan öğreti üretiyorlar’’.

BARBARLIĞIN ERİL HAYKIRIŞI VE KADINLAR

Yazının başında da yazdığım gibi aslında Jack London uygarlığa meydan okurken Roma lejyonunu yere seren bir Cermen kabile reisi gibi küfreder. Kurallara, güçle kazanılmamış unvanlara, sahte bir adalete, her şeye… Bilek gücü, yürek, akıl ve adalet… Peşinde olduğu şey budur. Ceket, insanların ruhunu öldüren uygarlıktır aslında. İnsan bir şeyleri değiştiremese bile gerçeğe kendince meydan okuyabilir. 35 kiloya düşen zayıf bir bedeni insanın bugünkü halidir. Ama duramaz Standing( ya da Jack London) gerçeği ters yüz eder. ‘’Ben hepsiyim’’ der, ‘’ben bütün insanlığım’’.

Ve bu bakış içinde kadınlara verdiği yer bugün hayli tartışılabilir. Öyle de olmalı zaten. Kitabın bu yanını da olduğu gibi yansıtmazsam hem kitap hem de Jack London eksik kalırdı:

‘’Erkek kadından farklıdır. Kadın şimdiki zamana bağlıdır ve bir tek,anlık gereksinmeleri bilir.Biz onun onurunun üstündeki onuru,en çılgın gurur tasavvurunun ötesindeki gururu biliriz.Bizim gözlerimiz yıldızları gözetleyelim diye uzak görüşlüyken, onun gözleri, ayağını bastığı sert topraktan,göğsünün üstündeki aşığının göğsünden,kollarının arasındaki gürbüz bebekten ötesini görmez.Ama yine de çağlar boyunca kimyamız böyle oluştuğundan,kadın düşlerimizde ve damarlarımızda sihir yaratır, bu yüzdendir ki aşıkların doğru biçimde söylediği gibi dünyanın tamamına bedel kadın,bizim için düşlerden,uzak görüntülerden ve yaşamın özsuyundan daha fazlasıdır.ine de yalnızca budur,yoksa erkek erkek olmazdı, tüm öteki ve aşağı yaşamı ayakları altına alıp kendi kızıl yolunu çizen savaşçı ve fatih olmazdı;erkek aşık,soylu bir aşık olmasaydı asla soylu bir savaşçı da olmazdı.Sevdiğimiz için en iyi biçimde savaşır,en iyi biçimde ölür ve en iyi biçimde de yaşarız.’’

BONUS: ÇILDIRIŞ

Türkiye’de ‘’Çıldırış’’ diye gösterime girmiş(asıl adı ‘’The Jacket) 2005 yapımı bir film vardı. Başrollerdeki isimler Adrien Brody ve Keira Knightley… Filmin adının tam çevirisi ‘’Ceket’’. Filmde yanlışlık eseri akıl hastanesine kapatılan kahramanımız, hastalar üzerinde deneyler yapan bir doktorun eline düşer. Filmde doktor, ‘’akıllansın’’ diye hastalara deli ceketi giydirip onları saatlerce bir morg kabinine kapatır. Hikaye de esas olarak burada başlıyor zaten.Kahramanımız ikinci kapatılışında zamanda yolculuk yapar. Filmin ilham kaynaklarından birinin bu kitap olduğunu, okuyunca öğrendim. Film mükemmel olmasa da kitaptan sonra bir şeyleri somutlaştırmanızda etkili oluyor.