Koşuyordum. Koşmaktan bitap düşene kadar, ciğerlerim patlayana kadar… Dilim dışarıda, mahallenin haylaz çocukları tarafından korkutulan nefes nefese kalmış bir sokak köpeği gibi koşuyordum.
İnsanlardan, onların bayağı hayatlarından, kendime bir türlü yer bulamadığım şatafatlı dünyalarından, aşağılamalarından, hor görmelerinden, kendini beğenmişliklerinden, koşulsuz şartsız inandıkları ve doğru diye addettikleri her şeyden ama en çok da kendimden ve kafamın içinde durmadan konuşan “ben” den kaçmak için ardıma bakmadan koşuyordum. İçimdeki tarifi zor kurtulmuşluk hissi de beni onaylar cinstendi, başarıyordum. Kaçıyordum.
Kalbim, kafatasımın içinde dışarı çıkmak için canla başla uğraş verirken, dizimin bağları koptu ve asırlardır dünyayı omuzlarında taşıyan ben Atlas, olduğum kişiye yakışmayacak bir hareketle kendimi boşluğa bıraktım.
Kesik kesik solumalarım yerini düzenli nefes alışverişlerine bıraktığında, dizlerimi toza toprağa bulayan çakıllı yoldan kalktım. Birkaç adım ilerimde duran banka doğru son bir gayretle yürüdüm. Tüm ağırlığımı banka bırakır bırakmaz, yüzleştim acı gerçekle, dünyanın öbür ucuna kadar bile koşsam asla kaçamayacaktım benden, kendimden.
İçimin karanlığına karanlık katan kara bulutlar gökyüzünü kaplamış, etrafımdaki birkaç cılız ottan başka yaşam belirtisi olmayan bu yer ruhumu sıkmıştı.
Evimden koşarak kaçtığım o andan beri kurtulduğuma inandığım o lanet iç sesim, en ufak bir duraksamamda yine yakama yapışmış, benden hesap sormaya başlamıştı.
Utanıyorum senden! Ne kadar zavallı olduğunu bir görebilsen, sen de utanırdın kendinden…
Kafamın içindeki o kibirli sesi her seferinde ayaklarımı yerden kesiyor, ruhumu bir anda yerle bir ediyordu. Onun varlığından tüm benliğimle nefret ediyordum. Keşke diyordum, keşke onu içimden söküp atabilsem.
Hayatın boyunca saklandın, hayatın boyunca elini taşın altına sokup bu çarkın içinde yer almak için kılını bile kıpırdatmadın. Şimdi de durmuş bana onların seni kendi dünyalarına kabul etmediklerini söylüyorsun. Senin gibi bir korkağı ne yapacaklardı, öpüp başlarına mı koymalarını bekliyordun? Ömrün boyunca kendine acıdın sen! Babasız bir çocuk olmanın suçunu onlara attın! Annenin para karşılığı bedenini satmasını yargılamak şöyle dursun, onu yücelttikçe yücelttin, kutsal ilan ettin kendi dünyanda. Peki o ne yaptı? İlk fırsatta tekmeyi bastı sana! Kendisine saygısı olmayanın, doğurduğu piçe saygısı olsun istedin!
Hep insanlardan bir şey bekledin. Hep üstüne titrensin, başın okşansın, sana ayrıcalık sağlansın istedin. Bu dünyada düşene bir tekmeyi de insanların attığını bile bile anlaşılmayı diledin onlardan. Bir kere zayıf olduğunu gösterip, sonra da saygı duymalarını bekledin… Doğrusu sen hep bekledin. Gidenleri uğurlayamadığın yetmedi, bir ümit, o insanın midesini bulandıran çaresizliğinle dönmelerini bekledin.
Rıfat oğlum, bak bu böyle olmaz, bir işin ucundan tut, şu hayatta bir yer edin dedikçe ben, sen kendini odalara kapattın. Kendini evlere kilitledin, anahtarları da yedi kat sandıkların içine saklayıp, bilinmezlik denizlerine attın.
Şimdi de gelmiş beni suçluyorsun. Bu kadar korkak, bu kadar silik, bu kaderci olmasaydın sende!
O yaşayışlarına çamur attığın ama içten içe hasetlendiğin insanların, kalbini her kırışlarında ağladığın geceler bir tek ben vardım senin yanında.
Her şeyden vazgeçtiğin, hayat kadını anneni en son gördüğün o köprünün üzerinden yere çakılmak istediğin geceler ben tuttum seni kolundan.
Ben olmasam, bir bok olmazdı senden şimdi karşıma geçmiş benden nefret ettiğini söylüyorsun, ulan ben senin için kendimden vazgeçtim be!
Yeter, sus artık! Her şeyi sanki ben istemişim, bu acınası yaşamı hak etmişim gibi davranmayı kes!
Dayanamıyorum artık. Katlanamıyorum. Ben mi söyledim sana beni her düşüşümde tutmanı? Ben mi istedim senden ağlanacak omuz olmanı? Benim sana bile anlatamadığım milyon tane şey varken senin o kendini beğenmiş tavrınla, her şeyi biliyormuş gibi konuşmandan bıktım.
Defalarca kaçmak istedim senden, defalarca öldürmek istedim seni! Gecelerce senin ruhun duymazken, yok olup gitmen için dualar ettim. Hayali kiralık katiller tuttum, seni kafamın içinde hiç beklemediğin bir anda öldürsünler diye.
Sen de farkındaydın istenmediğinin. Kaç gece yastığının altına bıçaklar koyduğunu fark etmedim mi sanıyorsun? Sen de içten içe korkuyordun benden, kafamın içinde yatmaktan. Ama çekip gitmedin, çekip gitmedin ve kalarak bana hayatı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmek için uğraştın! Hayır, uğraştın denemez, bunun için özel çaba sarf ettin.
Sen en iyiyi oynadın, oturduğun yerden hep alkış bekledin. Daima ayağa kalkmamı, hayata tutunmamı, devam etmemi söyledin, her düştüğümde ayağa kaldırdın ama bir daha düşmeyeyim diye elimden sıkı sıkı tutmadın. Sen hep bana çelmeler taktın. Ne zaman kendimi biraz iyi hissetsem, bana unutmak için çırpındığım şeyleri anımsattın. Kalbimdeki, ruhumdaki ateşi körükledin.
Kabul et, korktun! İt gibi korktun çekip gitmemden. Çünkü biliyordun, gidersem eğer kafamın sonsuz karanlığında bir başına kalacağını.
Şimdi gelip bana bir zavallı olduğumu söyleyemezsin. Buna hakkın yok! Çünkü asıl zavallı, asıl aciz, asıl her gülümseyen bakıştan başının okşanmasını bekleyen korkak sensin! Ben değil.
Yağmur damlaları birer ikişer vücudumu dövmeye başlayınca anladım hava kararmış saat epeyce geç olmuştu. Tüm hayal kırıklıklarımla kendimi attığım banktan kalktım. Ceketimin yakasını dikleştirdim ve düğmelerini kapattım. Kasırga etkisi yaratarak geldiğim yoldan usul usul evime geri dönerken tanıdık ses kafamın içinde yankılandı.
Oğlum Rıfat, eve giderken markete uğrayalım da içecek bir şeyler alalım, boğazım kurudu.