6 Haziran 1966 gecesi, Uşak'ın Güre köyü yakınlarındaki Toptepe tümülüsünde üç adam günlerdir kazıyordu. Mezar odasının mermer kapısını kıramamışlardı. Sonunda çatıyı dinamitlediler ve iki bin altı yüz yıl sonra Lidyalı bir soylu kadını ilk gören insanlar oldular.
Kadının yanına bırakılanlar da o geceden sonra onların oldu. Altın broşlar, gümüş kaplar, bilezikler, mühürler. Bugün Karun Hazinesi dediğimiz koleksiyonun çekirdeği o gece yerin altından çıktı.
Önce Lidya
Lidya, Batı Anadolu'da kurulmuş, başkenti bugünkü Manisa yakınlarındaki Sardes olan bir krallıktı. Tarihe asıl katkısı madenden basılmış ilk sikkeler sayılır: MÖ 7. yüzyılda, doğal bir altın-gümüş alaşımı olan elektrondan basılan bu paralar, alışverişin biçimini kalıcı olarak değiştirdi.
Krallığın son hükümdarı Kroisos'tu. Zenginliği o kadar meşhurdu ki adı bir ölçü birimine dönüştü; İngilizcede "Kroisos kadar zengin" deyimi hâlâ kullanılıyor, Türkçeye ise Arapça üzerinden Karun olarak geçti. MÖ 546'da Pers kralı Kyros'a yenildi ve Lidya bitti. Uşak çevresindeki tümülüsler, yani toprakla örtülmüş anıt mezarlar, o dönemden kalma.
Toptepe'de başlayan yol
Aynı adamlar 1966 ve 1967 boyunca çevredeki başka tümülüsleri de açtılar. Aktepe tümülüsünde mezar odasının duvar resimleri sökülerek götürüldü. Koleksiyon altın bilezikler, gümüş sürahiler, buhurdanlar, alabastronlar ve mühürlerden oluşuyordu. Tek tek bakıldığında mücevher, birlikte bakıldığında bir mezar odasının eksiksiz döşemesi. Eserler İzmir ve Amsterdam üzerinden, ayrı ayrı sevkiyatlarla yurtdışına çıkarıldı. 1967-68 yıllarında New York'taki Metropolitan Müzesi koleksiyonun iki yüz kadar parçasını satın aldı; faturalandırılan bedel 1,2 milyon dolardı.
Ardından tuhaf bir şey oldu: müze eserleri sergilemedi. Büyük kısmı depoda kaldı, sergilenen birkaç parça ise kaynağı belirsiz biçimde etiketlendi. Bir müzenin dünyanın en görkemli Lidya buluntularını satın alıp saklaması, sonradan davanın en can alıcı delillerinden biri olacaktı.
Bir gazetecinin inadı
1980'lerin ortasında gazeteci Özgen Acar, Metropolitan'ın bir yayınında gördüğü parçaların nereden geldiğini tanıdı. Kültür Bakanlığı'nı uyardı, yazılar yazdı, bürokrasiyi yıllarca sıkıştırdı. 1987'de Türkiye adına New York'ta dava açıldı.
Dava altı yıl sürdü ve yaklaşık kırk milyon dolarlık masrafa yol açtı. 1993'te Metropolitan Müzesi, eserleri satın alırken çalıntı olduklarını bildiğini kabul etti. 363 parça Türkiye'ye döndü. Kültür varlığı kaçakçılığına karşı açılmış davalar içinde bu, hâlâ en çok anılan zaferlerden biri.
Acar'ın adı bir başka dosyayla da anılır: Elmalı Hazinesi. Bu kez karşı taraf Boston Güzel Sanatlar Müzesi'ydi. Piri Reis'in haritası gibi, sahip olduğumuzu sandığımız pek çok şeyin aslında ne kadar kolay kaybolabildiğini gösteren dosyalardan.
Hazine eve döndü, sonra yeniden kayboldu
Eserler 1996'dan itibaren Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmeye başladı. Müze küçüktü, bütçesi ve personeli sınırlıydı; koleksiyonun büyük kısmı depoda üst üste duruyordu.
Mayıs 2006'da vitrindeki altın kanatlı denizatı broşunun sahte olduğu anlaşıldı. Değişimin muhtemelen 2005'in mart ve ağustos ayları arasında yapıldığı belirlendi. Yani hazine, Türkiye'ye döndükten yaklaşık on yıl sonra, kendi müzesinin içinde ikinci kez çalınmıştı.
Soruşturmanın ulaştığı isim insanı durduruyor: müzenin eski müdürü Kazım Akbıyıkoğlu. Yani eserlerin Amerika'dan geri getirilmesinde en çok emeği geçen adamlardan biri. On kişiyle birlikte tutuklandı, kumar borçlarını kapatmak için müze eserlerini sattığını kabul etti ve on yılı aşkın hapis cezası aldı. Savunmasında başına gelenleri hazinenin lanetine bağladı.
Broş 2012'de Almanya'da ortaya çıktı ve Interpol aracılığıyla Türkiye'ye iade edildi.
Peki bu kimin hazinesi?
Lanet meselesi Uşak'ta hâlâ anlatılır: kazılara katılan yedi adamın hepsinin şiddetli biçimde öldüğü ya da büyük felaketler yaşadığı söylenir. Doğrulanabilir bir iddia değil, ama bu tür hikâyelerin neden tutunduğu anlaşılır bir şey.
Adın kendisi de tartışmalı. Eserler Lidya kralı Kroisos'un, yani Türkçede Karun diye bilinen o efsanevi zengin adamın çağına ait. Ama parçaların ona ait olduğuna dair kesin bir kanıt yok ve en değerli buluntuların çıktığı mezar odası bir kadına aitti. Yani hazineyi bir kralın adıyla anarken, o mezarda yatan kadını isimsiz bırakmış oluyoruz. Anadolu'nun eski uygarlıklarında kadının yeri düşünüldüğünde bu, küçük ama anlamlı bir ayrıntı.
Bugün eserler Uşak'ta. Bir vitrinde duran altın kanatlı denizat, iki kez çalındıktan sonra geri gelmiş bir nesne olarak bakılabilecek çok az şeyden biri.
Görseller: Dosseman, Uşak Arkeoloji Müzesi, CC BY-SA 4.0 (Wikimedia Commons).