Kaygı dizimizin ilk serisinde Freud’un kaygıya bakışını yapısal model üzerinden incelemiştik. İkinci seride ise Freud’dan elli sene önce bilinçaltı kelimesini ortaya atan, kaygı hakkında kitap yazan bir düşünürden bahsedeceğiz; Soren Kierkegaard. Aslında Kierkegaard’ın “Kaygı Kavramı” isimli kitabında detaylıca bahsettiği gibi insanın kaygı duyması, insanın özgür olmasından kaynaklanır. İnsan aktif ve irade sahibidir. Ancak özgürlük ve sorumluluğun kazanılması kaygıya yol açar. Çoğu insan sorumlu olduğunu anladığında sorumluluğunun sıkıntısını hisseder. Aynı yukarıdaki alıntıda olduğu gibi “kaygı özgür olmanın sersemliğidir.” Öyle bir sersemliktir ki bu, insan özgürlük karşısında ne yapacağını şaşırmıştır. Bu şaşkınlık yerini kaygıya bırakır.
Çoğumuz başımıza gelen şeylerin irademiz dışında olduğuna inanma eğilimindeyizdir. Özellikle semavi dinlere inanan kişilerin, başlarına gelen iyi ve kötü olayların nedenini Tanrıya ya da kadere atfetme niyetinde olduğunu gözlemliyoruz. Başına gelen bir hastalıkta “kaderimde varmış” ya da güzel bir olayda “kader bana gülüyor” gibi bilinçli bir şekilde atfetme eğiliminde olan bu insanlar genellikle her şeyin Tanrıdan geldiğine inanır. İnsanın bir iradesi vardır fakat günün sonunda “kaderinde olanı yaşarsın” bakış açısıyla hayatlarını devam ettirirler ve bunu bilinçli bir şekilde yaparlar. Bir diğer grup ise bilinçsiz bir şekilde davranan gruptur. Bu grubun herhangi bir dine inanma zorunluluğu yoktur. Bu kişiler stereotipik düşüncelerine bir kısayol tuşu gibi “yükleme teorisiyle” ulaşır. Sosyal psikolojinin konusu olan yükleme teorisi kısaca başımıza gelenlerin içsel ve dışsal nedenlere bağlanmasıdır. İnsanlar bunu yaparken “kısayol tuşu” benzetmesinde olduğu gibi farkında olmadan yaparlar. İçsel nedenler (zeka, kişisel özellikler) ve dışsal nedenler (şans, üçüncü kişiler) olarak ayrılan bu teoriye göre insanların başlarına gelen olumsuz şeyleri genellikle dışsal nedenlere atfettiği ortaya konmuştur. Bu da Kierkegaard'ın özgür olmamızın bizde yarattığı kaygının nedenini doğrular niteliktedir. Sorumluluk almak istemeyen ve kaygıdan kurtulmak isteyen insan için özgür olmadığını ispat edeceği bir şey gereklidir. Bazıları Tanrıya inanarak bazıları ise farkında olmadan dışsal nedenlere yükleyerek yapar. Oysa ikisinde de motivasyonu aynıdır: kaygıdan kurtulmak.
Psikoloji ve dinlerin ortak noktası olan şey; insanların başlarına gelen olaylara verdikleri tepkiler, bu olaylar karşısında hissedecekleri duygular ve bu duyguların yoğunluğudur. Kierkegaard tam bu noktada kaygının insan elindeki serüvenini din ve psikoloji bazında ele almıştır. Özgür olmamızın ve bundan dolayı sıkıntı duyup kaygılanmamızın nedenini tarihte bir olaya atıf yaparak anlatır; ilk günah. Adem ve Havva'nın cennetten kovulmasına neden olan ilk günahın "mevrus günah" şeklinde bizi etkilediğinden bahseder.
Mevrus günah, Adem'den sonraki insanları etkileyen günahtır.
Mevrus, tevarüs eden günahtır kuşaklar boyu devam edendir.
İnsanlar bu yüzden doğdukları andan itibaren günahkardır.
Adem'den miras kalan bir günahkarlıktır bu.
Kısaca kaygı hakkında iki önemli şeyi vurguluyor Kierkegaard; cennetten kovulmadan önce Adem'in kaygı duygusu yoktu çünkü o bir hayvandı, ne zaman ki Adem Dünya'ya geldi işte o zaman kaygı diye bir duyguyla tanıştı. Hayvan ve insanın arasındaki farkın kaygı olduğundan bahsediyor. O halde kaygımız insanlığımızın parçası. Bizi var eden ve hayvandan ayıran. Bizi özgür hissettiren. İkinci önemli şey ise sorumluluk bilincimizi (irade sahibi olmamız) kabul etmemek için devreye kaygı duygusunu sokmamız olacaktır.
"Kaygı bir sinyalse eğer, bu sinyal başkadan gelmiştir." Peki "başka" bizden ne istiyor? Bu sinyalle ne demek istedi? Bundan kaygılanmalı mıyım? sorularına cevap arayacağımız son kaygı dizimizde bize Lacan eşlik edecek.
KAYNAKÇA
Soren Kierkegaard Kaygı Kavramı Türkiye İş Bankası Yayınları 2012