“Kimsin?” sorusu akla ne çok cevabı beraberinde getiriyor değil mi , yaşantımız boyunca ne çok işitiyoruz ve ne çok kendimize soruyoruz “Kimim ben” ancak kendimize sorduğumuz kim sorusu ile toplumun sorduğu farklılık gösteriyor. Kendimize sorduğumuz ben kimim sorusu bir arayışı, bir varoluş amacını ifade ederken toplumun sorduğu bir sınıflama, bir ayırt etme ve bir tarafa, bir gruba dahil etme amacı taşıyor, peki toplum bizim kim olduğumuz ve hangi grup ve gruplara dahil olduğumuzla neden bu kadar ilgileniyor.

Herhangi bir şey olmamak ya da her şeyden biraz olmak insanların pek tercih ettiği seçenekler arasında değil. Yaşam bir yorum meselesi, herkes kendine göre yorumluyor ve yaşıyor, deneyimlerimiz ve öğrendiklerimiz yorumumuzu çeşitlendiriyor, Benzer deneyimler benzer yaşantılar… Bir taraf var ki yalnızca bir şeye ait olmakla yetiniyor, hayatı tek pencereden karşılıyor ve yorumluyor, ondan olmayan ya da onunla benzer davranış ve yaşam biçimi sergilemeyen insanları ötekileştirmeyi tercih ediyor, belki yaşamın bu sonsuz çeşitliliğine gözlerini kapatarak yaşamı sonlandırıyor.

 Topluma dönecek olursak toplum bizim varoluşsal hezeyanlarımızla ilgilenmiyor, onun odaklandığı bizim kimliğimiz, toplum yine de bizi bir kategoriye yerleştirmek istiyor çünkü bu işleri kolaylaştırıyor, Sen kimsin, ne iş yapmaktasın, hangi siyasi görüştesin, dahil olduğun gruplar ve taraflar neler, erkek ya da kadın, başka türlüsü güç zaten…  bu sorularla anlaşılmak istenen onlara ne kadar benzeyip benzemediğin. Bizi ayırabileceği en küçük kategoriye kadar ayırdı ve buna göre yorumladı ama bu kadarla da bitmiyor, bir de her sınıfın üzerine yüklediği sorumluluklar var, bunları yerine getirmediğin, reddettiğin takdirde seni dışlamayı kendine görev biliyor. Bir kadın olarak yapman gerekenler toplumun yazılı olmayan kuralları olarak sana yükleniyor, bir anne ya da baba olarak yapman gerekenler, her şey senin için önceden belirlenmiş.

Yine de bize kolay geliyor olsa gerek, toplumla çatışmayı pek de göze alamıyoruz, belki de zamanla siniyoruz, olması gerekenin bu olduğunu düşünüyoruz. Sonra bir gün geliyor, nerde olduğumuzun ve aslında nerde olmak istediğimizin farkına varıyoruz, belki de yıllar sonra ilk kez kendimize kulak veriyoruz, yıllardır sormadığımız soruları soruyoruz, bize ait olmayan sıkışıp kaldığımız bir hayatta olmak istediğimiz kişiyi arıyoruz. Peki tek suçlu toplum mu diye sorabilirsiniz, kendi yolunu bulma cesaretini gösteremeyen bizleriz, dünyanın bu sonsuz yollarında bilinmeyen yolların ve bilinmeyen sonların heyecanını hiç barındırmamışız, kaybolmaktan, hiç olmaktan ya da her şey olmaktan korkmuşuz.

 Şimdi yaşam akıp giderken kimine göre erken kimine göre çok geç kalmışız oysa değişecek olan  ne dündeydi ne de yarında, değişecek olan şuanda değişmeli, zaman bizim kovaladığımız kadar uzakta, dünya bizim gördüğümüz kadar büyük, insanlar tanıdığımız kadar varlar, yaşam bizim deneyimlemek istediğimiz gibi şekilleniyor, zaman kendini nereye atarsa atsın sen ve olmak istediğin her zaman bir aradasınız, sen kaçarsan o kovalar, sen çağırırsan o gelir , sen olmak istersen o sen olur, sen ölürsen o ölür, kendimizden kaçış yok.