Ya kuşlar da yeterince özgür değilse ve yanılan bizsek? Kuşları özgür bizi tutsak eden neydi? Kanatlar mı ? Doğumdan ölüme kadar en büyük arzumuz özgürlük, belki de var olduğumuz an özgürlük arayışımız da beraberinde geliyor. Yürümeyi öğrenen bir bebek koşmak istiyor tüm kısıtlayıcılara rağmen. Koşmak yetmiyor daha da uzaklara gitmek gerekli, ilerlemeye kendini bir başına var etmeye engel ne varsa aşmaya çalışıyoruz. En büyük savaşlarımızı, devrimlerimizi gerçekleştiriyoruz. Bu yüzden dilimizden hiç düşürmüyoruz özgürlüğü. Ortak arzu özgürlük ancak hepimizin özgürlük tanımı değişkenlik gösteriyor. Bu tanımı değiştirense neyin esareti altında olduğumuz. Birey olarak fiziksel ve tinsel varlığımızı zincirleyen, baskılayan her türlü dayatma bizi esir ediyor. Özgürlüğün baskılandığı yerde ise kölelik başlıyor.
Kölelik kelimesi bize ilk etapta klasik anlamdaki kölelik tanımını çağrıştırıyor. Klasik anlamdaki kölelik insanlığın değişen ekonomik ve toplumsal hayatının bir sonucu olarak ortaya çıkmış. Eski Çağ boyunca Avrupa’nın ekonomik ve sosyal hayatında doğal unsur olarak yer almış. Orta Çağ ile birlikte bu kurum bir genişleme ve yayılım göstermiş. Dünyanın farklı yerlerinde "köle pazarları" kurulmuş. Asya ve Avrupa'da köleliğin yayılmasında savaşların büyük rolü olmuş. Orta Çağ’da sosyal hayattan ayrılmaz bir bütün haline gelen kölelik Yeni Çağ’da Amerika sömürgeciliği ile farklı bir açı kazanmış, toplu zenci ticaretini pekiştiren Avrupa koloni düzeni yer etmiş. Kölelik sınıfsal olarak iyice yer ederken ırksal kölelik ve kölenin çocuğu da köledir anlayışı belirgin olarak oluşmaya başlamış, köle olduğuna ve olması gerektiğine kendini inandırmış bir kurum oluşmuş. Deniz ticaretindeki üstünlüklerinden dolayı batılı devletler bu kurumu iyice benimsemiş, gerekli yasa ve antlaşmalarla bu kurumu iyice vazgeçilmez sömürü kapısı haline getirmiş. Biraz daha yakınlara gelecek olursak Osmanlı Devleti savaşlar sonucunda hem Balkanları hem de Arapların çoğunlukta bulunduğu toprakları hakimiyetine almış. Osmanlı’da köle sahibi olmak bir statü göstergesi olarak görülmüş. Sosyal hayatın bir çok alanında kendini göstermiş, ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. 19. Yüzyılın sonlarına doğru klasik anlamdaki köleliğin kaldırılmasına yönelik ilk ayak sesleri duyulmaya başlamış. Köleliğin kaldırılmasında en önemli aşamayı Fransız İhtilali oluşturmuş. Avrupa devletleri, ihtilalin getirdiği fikirlerin etkisiyle köleliği sona erdirecek girişimlere başlamışlar. 19. yüzyılda Amerika’daki yaygın kölelik 1861-1865 yılları arasında iç savaşa yol açmış ve köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır. Avrupa'da baş gösteren bu değişimden Osmanlı da etkilenmiş, zaman içerisinde kölelik etkisini kaybetmeye başlamış.
Modernleşen 21. yüzyıl dünyasına geldiğimizde değişen ve gelişen dünyayla birlikte klasik anlamdaki kölelik anlamını ve etkisini yitirmiş ancak tam olarak kalkmamış. Bir değişim içerisine girmiş, kendini farklı şekillerde sürdürmeye devam etmiş, modernleşen dünyayla birlikte modern kölelik ortaya çıkmış. Kölelik bunun neresinde diye soracak olursak yaşamının üçte ikisini kendini idame ettirmek için çalışarak geçiren bizlerin bunu biraz daha irdelemesi gerekecek. Günümüzde kendini ucuz iş gücü sömürüsü, belirli bir ırkın aşağı görülmesi ve bu yolla sömürülmesi, bir mal sahibi olmak için devasa faiz oranlarıyla bankalara borçlanmak, hala bazı toplumlarda bir kadının ailesi ve eşi tarafından belli bir şeyin karşılığında başka birilerine devredilmesi, zorla evlendirilme, çocuk ve kadın istismarı, Ortadoğu, Asya, Afrika gibi savaş halinde olan coğrafyalarda uygulanan insan ticareti ve adı ne olursa olsun insan istismarı hala devam ediyor. O büyük, gelişmiş, demokratik olarak anılan ülkeler o büyük ekonomilerini borçlu oldukları bir sömürü sınıfı yaratmış ve bunu modern haliyle gerek kapitalizm gerekse oluşturdukları büyük tüketim dalgası ile hala sürdürmeye devam etmekte.
Yaşamımızın çoğu bize ait değilmiş gibi hissettiğimiz oluyor. Bizler hayatta kalmak için bu denli mücadele ederken fiziksel sömürünün yanında manevi duygu ve ihtiyaçlardan da eksik bırakılıyoruz. Belki de maddi kaygılar içinde boğulurken sanatsal kaygılar önemini ikinci plana atıyor ve bizler çoğu zaman o ikinci plana geçemeden ölüyoruz. Hem madden hem manen ölüyoruz. Para bazı şeyleri satın alıyor ancak giden, çalınan zamanı geri getirecek bir yol yok henüz. Birer robot gibi yaşayıp ölüyoruz. Belki de elitizm de bu yüzden zenginlikle eş güdümlü olarak değerlendiriyor. Maddesel zenginlik zamanı, enerjiyi , sanatı ve eğitimi satın alabiliyor. Biz eğitimli köleler ise aldığımızı zannettiğimiz o ezbere eğitimle daha da bir eksiliyor ve yok oluyoruz. İçinde bulunduğumuz bu et yığınını ayakta tutmak için hiç durmadan çalışıyoruz, bu et yığınını güzel gösterecek en süslü kıyafetleri satın alıyoruz hem de içi günden güne boşalırken. Barınmak için bir zindan satın alıyoruz yıllarca onun kölesi oluyoruz. Şimdi kanatlarımız olsa neye yarar? Daha mı özgür oluruz yoksa sömürülmemiz için başka bir sömürü kapısı mı açılmış olur?