Mutluluk peşinde koşmak fikrini hepimiz duymuşuzdur. Aslında bu fikri eylemi, ilkel atalarımızdan beridir yapıyoruz. Belki de, insanlığın en bencil ihtiyaçlarından biridir mutluluk.

İnsan, maddi alemdeki yolculuğu boyu hayatta kalmak için “iyiyi” arar. Bu arayış, insanın ilkel ve ebedi bir ihtiyacıdır. Etrafında ona “iyi” hissettiren şeyleri ister. “İyi” bir yemek yemeyi ya da “iyi” bir insan olmayı; olaylara “iyi” yaklaşabilmeyi. İnsanın amacıdır “iyi” peşinde olmak. Çünkü o, özgün donanımı gereği “iyi” halde olmayı bilir yalnızca. Bu yüzden onun doğal haline ters olan şeyler, ona “kötü” hissettirir. Adem ile Havva, yılanın “kötü niyetli” olduğunu bilselerdi yasak elmayı yer miydiler? Yasak elmayı yiyen de kötü bir yılan tarafından kandırılan ve Adem'in (insan) kendi parçasından fakat kendine zıt olarak yaratılmış Havva (kadın)dır. Özetle tüm olan bitenler, iyi ve kötünün varlığından kaynaklı bir çatışmada bencil olan insanın yaşadıklarıdır.

Dünyanın ilk tek tanrılı dinlerinden Zerdüştlük inancında ruhani boyutta önemli bir yeri olan “karşıtlık” düşüncesini temel almış bir evren tasavvurunu Anaksimandros öne sürmüştür. O da evrenin oluşumunda, zıtlıkların çatışmasından bahsetmiştir. Bu “karşıtlık” düşüncesi felsefe tarihinde büyük bir sıçrayıştır ki bu bilinç seviyesinin birçok kültüre yansıyarak yer ettiğini görürüz; mitolojik evren açıklaması bir yana, birçok toplumda kutlanan Nevruz Bayramı gibi. Mitoloji ’de gece ve gündüz bir araya gelerek aydınlığı (gün) doğururken Nevruzda, iyi ve kötü bir araya gelerek aydınlığı doğurur; bu da baharı temsil eden bir gelenektir.

Dinler tarihine şöyle bir bakınca, Babil, Yunan, Mısır ve İslam düşüncelerinin, temelini Toth kültünden aldığı gözlemlenebilir. Bu külte göre “iyi” en baştan beri insanın içinde olup da kişinin zamanla keşfedeceği soyut bir bilinç ya da olgu olarak ele alınır. Ama bu iyi, tükenebilir bir şey değildir. Keşfettikçe güç vermeyecektir. Zamansız ve ötesizdir. Toth’un öğretisinde türlü semboller ve şifreli sözlerle büyü yapılarak ulaşılan söz konusu iyi, temelde tamamen spritüal enerjilerle ilgiliydi. Karmaşık görünse de aslında formülü çok basit olan bir öğreti bu. İyiyi istiyorsan, iyiyi kendine çek!

Zıtlıkların bir araya gelişi, insanın düşünmeye başladığı zamandan beri inanılan bir gelenekti. Toplumda alışagelenmiş kalıplara bakınca, iyi olana “melek” denmiş, kötü olana ise “şeytan” denmiş olması bizi ilkel bir baskıya tabii tutmakla birlikte, günümüzde “iyi” olana yüklediğimiz anlamları da dönüştürmüştür. Çok bilindik bir örnekle açıklamak gerekirse, pamuk prenses ve yedi cücelerin hikayesini hepimiz biliriz. Hikayenin kötü karakteri üvey anne olan cadı, iyi karakteri ise prensestir. Prenses, cüceler ile birlikte “görünüşte” tatminkar, basit bir yaşam sürmekte iken cadının tek derdi prensesi ortadan kaldırmaktı. Bu uğurda ona zehirli elma yedirmiş ama “görünüşteki” amacına ulaşamamıştı. Görünüşteki amacı diyorum çünkü kraliçenin esas amacı, var olan en güzel kişi olmaktı. Çünkü o, ancak bu şekilde mutlu olabilecek aciz, bencil bir karakterdi. Prensesin canını almaya çalışmasaydı karakteri daha az kötü olur muydu? Fakat güzel prenses de hizmet görevlerinde bulunduğu bu minik cücelerin evinde yaşam sürerken mutluydu. Onun bencilliği de buydu. Mutluluk uğruna yapıp ettiklerimiz, en saf eylemden en acımasızına kadar hep bencilcedir. Yani herkesin kendi doğrusu olduğu gibi herkes kendi “iyi”sinin peşindedir mutlu olmak için.