Uzun bir yokuşun sonuna gelmiştik. Dört yola ayrılan bir merkezin geniş caddelerine bakıyorduk. O an telefon uyarı verdi: “Sola ilerleyin!”. Kafelerde insanlar oturuyor, içeceklerini yudumluyor ve kahkahalar atıyordu. Sanki o eski günlerimizden bir kareyi yaşıyorduk. Ve o tabelayı gördük: “Orhan Kemal Müzesi”. Size bugün Orhan Kemal Müzesi'ni anlatacağım.
Müzeye girmeye çalıştığımızı gören iki adam yanımıza yaklaştı. Hemen gidip anahtarlarını aldılar ahşap kapının. Birkaç merdiven çıktıktan sonra giriş yapmıştık müzeye. Sizi ufak holde Orhan Kemal’in fotoğraflarıyla birlikte şu yazı karşılıyor:
"Eşe dosta selam. İnandığım doğruların adamı olduğum, böyle yaşadığım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım, kursağıma hakkım olmıyan bir tek kuruş dahi girmemiştir.”
Tarih 30.03.1970. Ömrünün son mart ayında söylemişti bu cümleleri Orhan Kemal. Zaten bilinen ve özümsenmiş bir gerçeği ne olur ne olmaz diyerek söylemek istemişti. Halbuki biz biliyorduk ki üstat, doğruların adamıydı.
İlerlediğimizde L şeklinde bir salon karşıladı bizi. Duvarlarda Orhan Kemal’in çocukluğundan başlayan yaşam öyküsündeki tüm formlarını gösteren fotoğrafları vardı. Yapılan ışıklandırmayla birlikte fotoğrafları sanki elinizde inceliyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. Bir baştan başlayıp sona doğru giderken cam bir bölme karşıladı bizi. Orhan Kemal’in yazdığı elli dokuz adet kitabın ilk baskıları. Ben kitapların ilk baskılarına çok meraklıyımdır. Benim bildiğim, dokunduğum o kitabı zamanında nasıl tasarladıklarını merak ederim. Gözüm hemen 'Bereketli Topraklar Üzerinde'yi aradı. Daha sonra 'Nazım'ı görünce heyecanlandım. Orhan Kemal o kadar verimli bir yazar ki bir ömre bu kadar kitap sığdırabilmiş. İlk baskıların yanı sıra yabancı dillere çevrilmiş kitaplar da vardı.
Tam bu noktada Orhan Kemal’in heykeli bulunuyordu. Heykeli biraz incelediğinizde onun yolda görebileceğiniz bir insan yüzü olabileceğini söyleyebilirim. Belki de bundandır topluma ait sorunları bize yazması. Fotoğraflarında da hissettiğim o hissi heykelinde de hissettim. Bir hüzün vardı yüzünde sanki. O çizgilerin o kadar derin ve anlamlı olmasının nedeni hüzündü belki.
Ve ilerlediğinizde soldan ufak bir giriş kapısı karşılıyor sizi. Karşınızda Orhan Kemal’ in kütüphanesi, daktilosu, yatağı, kıyafetleri... Sanki özel hayatına burnunu sokmuş gibi hissediyor insan. Kütüphanesi o kadar zengin ki. Kafanızı çevirince La Fontaine Masalları da görebiliyorsunuz Nazım Hikmet de. Daktilosu konuşsaydı neler anlatırdı acaba? Kim bilir nasıl bir coşkuyla yazardı? Yazarken ağlar mıydı ya da? Nasıl yazardı?
Çıkışa doğru yaklaştıkça duvarlara daha çok bakmaya başlıyor insan. Çıkışa doğru giden duvarda gazete kupürleri, mektuplar var. En üstte ise iki fotoğraf. Fotoğrafın biri Orhan Kemal’in Bursa Cezaevi’nden çıkış gününe ait. Nazım Hikmet sımsıkı tutmuş Orhan Kemal’in elini.
Orhan Kemal’in kitaplarının yeni basımlarını incelemek üzere aşağı kattaki kitabevine iniyoruz. Orhan Kemal’e ve edebiyata dair konuşurken konuştuğumuz kişinin Işık Öğütçü olduğunu öğrendik. Işık Bey babasından “üstat” diye bahsetti bize. Hoş sohbetimizin sonunda yazma ateşi bir kez girdiyse kalbe onu durduramayacağımızı, onla birlikte akıp gitmemizi söyledi.
Orhan Kemal’i anlamak ve ona dair bir şeyler bulmak istiyorsanız mutlaka müzeyi ziyaret etmelisiniz çünkü müzeden çıktıktan sonraki ilk sapakta o güzel Boğaz’ı görüp ilham almamak mümkün değil.