Thrasymachos’un “Bana doğrudan söyleyin, öldükten sonra ne olacağım ben?” sorusuna Philalethes: “Her şey ve hiçbir şey.” yanıtını veriyordu (Parerga und Paralipomena, Bd. II, Kap. X). Beş kelimeden oluşan bu cevap, Danzig’de 1788 yılında dünyaya gelen ve 1860 yılında Frankfurt’ta son nefesini veren Arthur Schopenhauer’in ölüm üzerine ileri sürdüğü fikirlerin bir özetidir. Bu yazı ise, Arthur Schopenhauer’inÖlümün Anlamı adlı eserinin incelenmesiyle yazılmış olup, Schopenhauer’in Ölümü isimli dizinin ilk metnidir.Schopenhauer en ünlüleri Nietzche olmak üzere ondan sonra gelen birçok düşünürün fikirsel dünyasını derinden etkilememekle kalmamış, Hegel’in diyalektik idealizminin ve ondan ortaya koyduğu varlık-ölüm ilişkilisinin tam karşısında yer alarak bize Kant’ın öznel idealizminin yeniden yorumlanmasıyla farklı idealistbir persfektif çizmiştir.

Schopenhauer; bir yüzyıl sonra Martin Heidegger ve Karl Jaspers varoluşçuluk ile ölüm korkusuna karşı esaslı bir bayrak kaldırana kadar Batı’da ölüm korkusuna karşı sistematik bir paradigma ile yazılar yazmış, onu hem epistemolojik hem de ontolojik tartışmaya açan ilk yazarlardandır. Esasen Batı felsefesinde Epikuros’tan sonra ölüm üzerinde Hristiyan düşüncenin egemen olduğu bir konu olmuş ve genellikle ufak birkaç ontolojik tartışmanın konusu olmuştur. XVII. yy.’da ise, etkisi XVIII. yy.’ın sonlarında tartışmaya açılana kadar çok geniş olan, Spinoza: “Ölümün gerçekliği yoktur. İnsan başı ve sonu olmayan şeyler hakkında düşünmek zorundadır böylece ezeli ve ebedi olanlara benzersiniz: sakin, dingin, huzurlu, kendi kendine yeterli, yok edilemez ve özgür. Tüm düşüncelerde temeliniz ortadan kaldırılması mümkün olmayan akıl olmalıdır. Dolayısıyla ölüm özgür insanlar için kıymeti olmayan bir şeydir.” der ve gerçekten de ölüm üzerine başka bir şey yazmaz. Esasen bu ölüm korkusunu yenmiş olmak değil ölümün üzerinde kafa yorulmaya değer bir şey olmadığı kanısıdır bu yönüyle Schopenhauer’in fikirleri ile çatışır. Ölüm korkusu boş bir düşünce olduğu kadar incelenmesi ve üzerinde tartışılması gereken bir şeydir. Sokrates’in felsefenin amacının ölüme hazırlık olduğunu söylemesini örnek göstererek; felsefenin en temel itkisinin ölüm olduğunu söyler ve ölüm olmasaydı felsefenin de var olmayacağını ileri sürer. Ona göre dinin ve felsefenin ve diğer tüm düşüncelerin en temelinde ölüme karşı panzehir oluşluk yatar. Kendi deyimiyle: “Maneviyatını yitirmiş sefil fabrika işçileri arasındaki sosyalist güruhun ve Almanya’da maneviyatını kaybetmiş, boğazına kadar materyalizme batmış genç Hegelcilerin ölüm karşısında takındıkları tutumları” tenkit ederek, aslında idealizmin de ileri sürdüğü gibi, fenomenler ve idealar dünyası ayrımını çizer ve ölümün ve dolayısıyla hayatın hakikatini canlıların önüne koymaya çalışır. Bireyselliğin, bilincin ve bilginin ölüm fikri karşısındaki durumlarını tecrübilik esasına göre öznellik-nesnellik bağlamında ortaya koyar.

            Canlıların arasındaki en temel itki yaşama istencidir ve bu a priori şekilde her türde bulunur; bu istencin bilgiye dayanmadığı ölümün ne demek olduğunu bilmeyen hayvanların da bu istenci taşımasından dolayı rahatlıkla anlaşılabilir. Onlar ölüm kavramını bilmemelerine karşın yine de ondan korkarlar. Mamafih, ölüm korkusu yukarıda da belirtildiği şekliyle a priori olarak her canlıda var olan yaşama istenciyle karşılıklı var olur; dolayısıyla onunla birliktedir hatta onun bir sonucudur. Canlı organizma yaşama istenciyle doğduğundan dolayı ölümden yani yok olmaktan korkar. Çünkü ölüm tabiatta, insanları bundan ayrı düşünmemek gerek, belaların zihinlerde var olan şekliyle en kötüsüdür. Bir canlıyı öldürmek, giyotinde bir insanın can verişini seyretmek şüphesiz ki rahatsız edici tecrübelerdendir. Bu yüzdendir ki, onun fikirleriyle örtüşür şekilde örnek göstermek gerekirse, birini ölümle tehdit etmek onu muhtemelen ikna edecektir. Ya etmezse? Ailesinin ya da sevdiklerinin ölümleriyle tehdit etmek kesin sonuç verir. Peki ama neden? Schopenhauer’a göre bu durum, kişinin ölüm olgusunu kendine yakıştıramayıp dehşete düşüşünün sonucu değil fakat kişinin kendi nefsinde yarattığı büyük merhamet duygusunun bir parçasıdır. Bu yüzden insan bir arkadaşının ölümüne gerçekten kahrolucu şekilde üzülebilir. Tecrübe üzerinden tartışılacak olan ölüm fikrine karşı sürülebilecek bu antitez de yukarıda anlatıldığı şekliyle merhamet duygusuyla çürütülmüş olur. Yani kişi sadece kendi ölümünden korkmaz.Dolayısıyla ölüm korkusu tüm canlılarda kendilerini hatta çok daha fazla yavrularını korumaya çalışma sonucuna neden olur. Peki ama bilgiden ve tecrübeden kaynaklanmadığını bildiğimizbu korku nedir? Ölüm üzerine yapılacak her türlü değerlendirme bilgiden ve tefekkürden uzaktır hatta zaten ona karşı nesnel bir değer de biçilemez. Varoluşun varolmayışa karşı tercih edileceği fikri de bundan ötürü sorunludur. “Mezarda yatan insanları diriltip yeniden dünyaya gelmek isteyip istemedikleri sorulsa muhtemelen kafalarını sallayacaklardır.” der Schopenhauer ve Voltaire’in ünlü “Hayatı seviyoruz fakat hiçliğin de iyi tarafları var. Ebedi hayatın ne demek olduğunu bilmiyorum ama bu hayat yeterince berbat.” satırlarını paylaşır. Bilahare, ona göre, canlılar yaşama istencinden meydana gelmiş olsalar da bu dünya üzerinde sonsuz bir hayatın huzur getirecek olduğu düşüncesi yanlıştır. Semavi dinlerin tümünde ve Buddha öğretisinde de karşımıza çıkan fani hayatın değersizleştirilmesi açık görünüyor ki Schopenhauer’in de ölüme karşı ortaya koyduğu düşüncesini derinden etkilemiştir. Öldükten sonra hiçliğin tadını alan insanlar şüphesiz ki bu kaos ve acı dolu dünyaya tekrar dönmek istemeyeceklerdir. Burada yine karşımıza modern varoluşçuluğun ölüm tahayyülü çıkar. Heidegger ve Jaspers bu dünya hakkında başvurdukları metaforda insanın haleti ruhiyesini yurtsuzluğa benzetirler. İnsan olarak içinde bulunduğumuz dünya, manevi olarak ruhu tatmin edebilecek seviyeden oldukça uzaktır. Her ikisi de bireyi toplumdan ve tabiattan ayırmanın imkansızlığını ileri süren idealizmden ayrılarak bireyin ne toplumdan ne de tabiattan alacak bir şeyi olmadığını ileri sürer. Bu noktalarda ayrılsalar da; Schopenhauer de varoluşçular da bu dünyaya bağımlılığın hatalı olduğu argümanına farklı yolları izleyerek ulaşırlar.

            Hayat, ölümden sonrası ile kıyaslandığında çok sınırlı ve kısa bir zaman dilimidir. Bu dünyada geçireceğimiz birkaç sene hiçlikte bulunduğumuz sonsuz zamanla kıyaslandığında aslında göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süreden ibarettir. Bundan ötürü, hayata karşı sınırsız bir bağımlılık hissetmek akıl dışıdır lakin bu bağımlılık ancak, yukarıda da anlatıldığı üzere, varlığımızın bizzatihi kendisinin yaşama istencinden meydana gelmesiyle açıklanabilir. Her ne kadar kısa bir fragman olarak acısıyla ve ızdırabıyla gözümüzün önünden geçip gitse de hayat insana en büyük iyilik olarak görünecektir ve kişi hayata yaşama istencinden dolayı ona sımsıkıya tutunur. Yaşama istencinin bilgiden kaynaklanmaması bir yana, episteme ona düşmandır. İnsan bilgisi ve tecrübesi vasıtasıyla hayatın değersizliğini tatbik eder ve dolayısıyla ölüm korkusuyla, yani yaşama istenciyle, savaşmaya başlar. Bilginin galip geldiği durumda insan ölümü metanetle ve cesurca karşılar ve içinde bulunduğu hayata karşı aynı ölçüde dingin bir ruh hali içerisinde bulunur. Buna mukabil eğer bilgi ölüm korkusuna karşı olan savaşı kaybederse insan,tüm dengesini kaybeder ve bu istencin bir kölesi haline gelerek, dolayısıylaözgür iradesini de yitirerek, elindeki tüm imkanlarla ölüme karşı koymaya çalışır. Bilgi galip geldiğinde ve dolayısıyla insan ölüme karşı cesurca bir açıklık içerisinde yaklaştığında toplum bu güçlülüğü takdir eder. Tam tersı durumda ise kişi korkaklığından ötürü küçümsenir ve acizliğiyle dalga geçilir. Schopenhauer bu kısımda örnek olarak: Cicero’nun aktardığına göre; Roma’da gladyatörler savaşı kaybettiklerinde tribünlerdeki senatörlerden canlarının bağışlanmasını isterlerse genellikle ölüme karşı “köpekçe” hissettikleri acizliklerinden dolayı bu istekleri küçümsenerek reddedilirdi fakat eğer savaşçı vakur şekilde “aslanca” ölümü kabullenirse genellikle canları bağışlanırdı.            

Dizinin birinci kısmının sonucunda üzerinden geçirilen argümanlar ise şunlardır: i)yaşama iradesi insanın en iç özüdür; ii)yaşama iradesi kendi başına bilgiden yoksundur ve kördür; iii)bilgi, kökeni itibariyle yaşama iradesine yabancıdır; iv)bilgi, yaşama iradesiyle çatışır lakin sonucunda her zaman bilginin zaferi alkış almaktadır.