Schopenhauer'in ölüm üzerine ortaya koyduğu felsefesini anlattığım serinin üçüncü ve son bölümü ile karşınızdayım. Uzun bir aradan sonra gelen bu sonuncu bölümün hem aradan geçen zaman sayesinde bambaşka bir intiba uyandırmasını hem de aslında çok daha iyi şekilde anlaşılmasını umuyorum. Oldukça ağdalı ve komplike bir dil kullanan ayrıca mevcut kelimeleri de kendi anlam dünyasında bambaşka şekilde kullanmaktan çekinmeyen yazarın metinleri, asıl dili olan Almanca için bile oldukça zorlayıcıdır. Türkçeye aktarılırken -dilimizin felsefi kelime dağarcığının kısıtlı olmasından ötürü olsa gerek- metin, bazı yerlerde anlam kaybı yaşamanın eşiğinden dönmüş -bazen ise şarampole yuvarlanmış-, çoğu zaman da anlaşılması zor ve oldukça uzun bir kelimeler kalabalığına bürünmüştür. Felsefi dağarcık olarak hem çok benzer hem de çok daha yatkın olsa da Schopenhauer'in yazılarının çevrilmesindeki aynı problem İngilizcede de bulunuyor. Zira yazarın yazılarının İngilizce çevirilerini okurken de Türkçedekine oldukça benzer uzun ve ağdalı bir dile rastlamıştım.
Yazarın ölüm üzerine yazdığı yazılar özet olarak kendi felsefesinde de rastlandığı şekliyle idealizmdir. Felsefesinde bireyin tür karşısında bir ehemmiyeti bulunmamaktadır. Hatta yazar ölüm korkusunun yaşama istencinden kaynaklanan mantıksızlığını anlattığı bölümlerden sonra bu önemsizliği bireyin önemsizliğine dayamaktadır. Her gün odamıza giren sivrisinekler birbirinden oldukça farklıdır ama sivrisinek denilince akılda tek bir görüntü oluşur. Aynı şekilde filler, aslanlar, ayılar ve diğer tüm canlılar bireysel olarak bambaşkadır ama tüm bu türlerin kendileriyle özdeşleşmiş bir ideası bulunur. Burada Schopenhauer'in felsefesinin Platon'un idealar tahayyülüne ne kadar yaklaştığına ve hatta benzeştiğine şahit oluruz.
Yazara göre insanın ölüm üzerine yaşadığı tüm bu kompleks, kendini dünya üzerindeki diğer canlılardan ayırması ve üst bir konuma koymasından ileri geliyor. Bu, gerçeğin irade tarafından çarpık bir şekilde algılanması demektir. Fakat yüzyıllardır birbirinden farklı milyonlarca insan doğarken ve yenileri dünyaya gelirken insan denildiğinde zihinde canlanan imgelem -diğer türlerde de olduğu gibi- hep aynı kalır. Dolayısıyla bu bölümde Schopenhauer'in insan türünün devamlılığına vurgu yaptığını ve burada da bireyin tüm o ölüm krizlerinin ne kadar boş kuruntular olduğunu ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna göre tabiat, türlerin devamlılığı ve genç kalması üzerine inşa edilmiştir. İnsan yaşlanır ve ölür fakat insan türü hep genç kalır. Tür, birey üzerinde gaddarlığa varacak ölçüde tahakküm kurar. Onu eksik bırakır, güçsüz kılar fakat aynı zamanda en temel içgüdülerin arasına kendi geleceğini belirleyen üreme içgüdüsünü koyar. Tabiat, başlı başına büyük bir saçmalıklar ve komedi dizisinden oluşan üreme eylemini insana ve diğer tüm türlere zevkli bir hale bu yüzden getirir.
Bir kısımda ise dinlere ve onların ölümden sonra öngördükleri üzerine fikirlerini belirtir. Buna göre, reenkarnasyon ve onun üzerine kurulduğu geçmiş ve gelecekteki sonsuzluk fikri insanın dini düşünceleri arasındaki en eski olanıdır. Zira buna Müslümanlığın ve Hristiyanlığın bazı akımlarında ve yerel dinlerin neredeyse tümünde rastlanmasının nedeni budur. İradenin sürekli olarak var olma istenci ve bunun ortaya koyduğu yeniden doğma fikri insanlık kadar eskidir çünkü insan zihnine en uygun olanıdır. Mamafih yazara göre, ilahi dinlerin bir yaratılış ve ölümden sonra sonsuz cennet-cehennem fikri öne sürmesi kendi içerisinde büyük çelişki yaratmaktadır ve bu yüzden de özellikle yeni inananlar arasında ölümden sonraki sonsuzluk düşünülürken mantıksal bağ oturtulamamaktadır. Çünkü belirli bir başlangıca sahip şeyin sonsuz olabilmesi mümkün değildir. Sonsuzluk haline girmesi demek herhangi bir şekilde başlamaması, hep var olması ve hep olacak olması anlamına gelir. Sonsuzluk bu yüzden yalnızca gelecekle ilgili değil aslında çok daha fazla geçmişle alakalıdır. Zira sonsuzluk durumunda geçmişin, geleceğin ve dolayısıyla zaman kavramının herhangi bir anlamı kalmaz. Aksine sonsuzluğa bir başlangıç eklendiğinde onu zaman dairesi içerisine almış olursunuz ve bu yüzden de sonsuz olamaz. Daha da açarsak sona eren bir şeyin başlangıcı olmayacağı fikri, başlangıcı olan bir şeyin sonu olmayacağı fikri kadar saçmadır. Fakat bu çarpıtma, ona göre ilahi dinlerin geri kalan tüm fikirlerini oturtabilmeleri için elzemdi. Bu en temelinden sallantıda olan fikir, hem insan iradesine şirin göründü hem de tam da bu sebepten dolayı onda mantık aranmadı. Bu yüzden başlangıçsız ve sonsuz varoluş fikirleri ve onların çağrışımları bu denli yaygındır. Öyle ki ilahi dinlere inananlar bile terk edememiştir.
Var olma istenci taşıyan her canlı sürekli olarak var olacağı huzuruyla dolar. İnsan öldükten sonra türünün devam edeceği üzerine şüphe duymaz, kendini bireysel olarak değil kolektifin yalnızca çok ufak bir dilimi olarak görmeye başlarsa içsel huzura da erişmiş olur. İnsanlık birey ölünce kaybolmaz. O bir tanedir, gençtir, dinçtir ve hep vardır. Dolayısıyla kendini yalnızca ve sadece tabiatın bir parçası olarak -insan olarak- nitelemek, hem ölümün anlamına hem de başlangıcı ve sonu olmayan bir bütüne ait olmaya -dolayısıyla ölümün bir son olmadığını öğrenmeye- vakıf olmayı sağlar. Schopenhauer'in reenkarnasyon fikrinin geleneksek isimlendirmesi yerine ustalıkla türettiği Palingenesis (Grekçe, palin-: tekrar; Latince, genesis: tekvin, yeniden doğma) fikrinin paradigmasını şu düşünceler üzerine kurar: Bugün ölen insan bir başka gün başka bir anneden yeniden doğacak insandan farksızdır çünkü tüm bu bireyler arasındaki bağlantıyı sağlayan ruh, değişmez haldedir.
Serinin sonuna gelirken Schopenhauer felsefesinin en zayıf halkasının ölüm ve ölümsüzlük olduğunu belirtmek yerinde olur sanırım. Kendinden bir yüzyıl sonra doğacak olan Heidegger'in varoluşçuluk üzerinde büyük bir etki uyandırmasına karşılık Schopenhauer'in ölüm düşüncesi çoğunlukla "kendinden anlamlı" dediği terimler üzerine inşa edilmiştir. Zira zaman kavramını sadece "kendinden anlamlı bulunan şey" olarak tanımlayıp geçmesi bu yüzdendir. Ölüm ve ölümsüzlük üzerine yapılan her konuşmada zamana ve onun insan zihnindeki algısına dair genişçe yer bırakılması gerektiği fikri modern felsefede yaygın olarak kabul görmenin ötesinde temel taşı olarak algılanmıştır. Çünkü "kendinde şey" hem ontolojik olarak hem de epistemolojik olarak yığınla bir sorunu beraberinde getirir. Esasen Schopenhauer'in kendisi de bunun farkına varmış ve bu paradigmasını sonraki kitaplarında açıklayarak düzeltmeye çalışmıştır. Üzerinden yaklaşık 200 yıl geçmesine karşın hala ölüm üzerine yapılan tartışmalarda bir başlangıç noktası olarak görülmesi ve tüm karamsarlığının müsebbibi olan irade üzerine inşa edilmesinden dolayı felsefesinin anlaşılması zor fakat aynı zamanda keyifli olması sebepleriyle Schopenhauer şüphesiz ki üzerinde konuşulmayı hak etmektedir.