für Nadia
“Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette. Ama mesele sadece mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığın hayatın bir anlamı, bir değeri olduğunu hissetmekti.”
On dakika önce bitirdiğim Serenad'ı, şu anki duygularımı unutmamak için sizlerle paylaşmak istiyorum. Sizinle paylaşmak arzusu beni yönlendiriyor. Şaşkınlığımı gizleyemediğim, hayran kaldığım bir aşkın, gayretin acılarını hissettiğim bir kitap oldu. Dinin, dilin, memleketin ne olursa olsun tüm insanlığın aynı acıları hissedebileceğine tanık oldum...
Zülfü Livaneli’nin 2011 yılında yayımladığı Serenad'ın türü tarihi kurgu ve savaş hikayesi olarak geçiyor. Özellikle belirtmek istiyorum ki bazı romanların güzelliğine kapılıp kendimizi kaybettiğimizde sadece bir roman olduğunu unutuyoruz çünkü gerçek olmasını istediğimiz kadar güzel hikayeler barınıyor. Kısacası Serenad, Livaneli’nin muhteşem zekasının bir örneği diyebiliriz.
1946 yılı doğumlu olan Livaneli bir yazar, müzisyen ya da politikacı. Nasıl tanımak isterseniz. Ben artık muhteşem bir kitap yazarı kimliğiyle tanıyacağım. Livaneli, kitap için özellikle bir aşk romanı demediğini ve aşkın gerçekten çok kirletildiğini vurguluyor. Kendisini haklı buluyorum. Max’in senelerce Nadia’yı araması, ölümünden sonra Nadia’yı anması ve 59 yıl sonra bile bir deniz kıyısında keman çalmasının sebebi aşktan başka ne ile açıklanabilir ki? Sevgiden başka bu kadar yüce bir duygu ne olabilir ki? Şimdi izlediğimiz dizilerde anlatılan aşkın aşk olmadığını düşünüyorum.
“İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?”
Kitabın ana karakteri İstanbul Üniversitesi’nde çalışan 36 yaşında bir memur Maya Duran. Yaşadığı herhangi günlerden birini, bir misafiri karşılayacağını düşünüyorken hayatının dönüm noktası olduğunu bilmiyordu. Hayatının en acı dönemini yaşadığı İstanbul’a 59 yıl sonra gelen 87 yaşında Profesör Maximilian Wagner, onun için çok önemli olan Serenad’ın notalarına Maya sayesinde kavuşacağını bilmeden sevgilisi Nadia’yı kaybettiği günleri anıyor. Kitapta devletlerin savaşları, insanların ölümleri, acı çekişleri, söylenmesi çok kolay olan iftiraları (kitabı okuduğunuzda ne hissettiğimi anlayacağız kısımlar) ve bolca hüzün barındırıyor. Struma Olayı ve umut içinde yaşam yolculuğuna çıkan 780 insanı tanıyoruz. Seneler geçmesine rağmen hala bitmek bilmeyen savaşların olduğunu okuma fırsatımız oluyor. Devletler değişiyor fakat acılar hep aynı oluyor…
"-Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!
-Peki, sen ne görüyorsun bakalım?
-İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan."
Uzun süre etkisinden çıkamayacağımı düşünüyorum. Karakterleriyle, anlatılan sevgi ve hissettiğim hüzün ile benim için çok önemli kitaplardan biri olacak. Umarım Max ve Nadia’nın birbirine hissettiği sevgiyi bir gün bizler de hissedebiliriz. Umarım bir gün Nadia ya da Şirin olabiliriz...
Maya gibi doğru bildiğimiz şeyleri savunmaktan vazgeçmeyeceğimiz günlere!
“Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır.”
Bu kitap ile tanışmamı sağladığın için teşekkür ederim. Yıllık hedefimize bir kitap daha eklemek umuduyla!
https://www.youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E&ab_channel=LonelyMoonRise