"Kudüs'ün inatçı ve dönek halkı, ettiği yemini yine unutmuştu. Bir kez daha Ammon'un tunçtan putlarına kanlı armağanlarını getirmişlerdi. Yükseklerde ve taş sunaklarında tütsü yakarak günaha girmeleri yetmemiş gibi bir de Tanrı'nın kendi evine bu putları koymuşlardı. Tanrı, mabedinin ortasında kendisiyle alay edildiğini görünce öfkesi ateşlendi. Sağ elini kaldırdı, gürlemesiyle tüm gökler parçalandı. Sabrı tükenmişti, bu günahkar şehirde taş üstünde taş bırakmayacaktı. Bir gök gürlemesi haber verdi bunu ve inletti sonsuz yeryüzünü bir baştan diğer başa. Tanrı'nın gazabı o kadar şiddetliydi ki, zincire vurulmuş yeryüzü şiddetle sarsıldı. Nehirler Tanrı'nın gazabından kaçtı, denizler önünde boyun eğdi, dağlar sarhoşlar gibi sallandı; kocaman, dik kayalıklar diz çöktü. Kuşlar gökten ölü olarak yere düştü, melekler korkudan saklandılar. Dehşete kapılan insanlar korkup kaçıyor ve bir kişi evet bir kişi orada korku dolu bakışlarla etrafı izliyordu. " Peki ama kim? Böylesine şiddetli bir olayın içerisinde kim korkudan az sonra yatağında sıçrayacak? Siz. Hepsi rüyaymış.
"Şu önceden kestirebilir totaliter yaşamlarımız, insan ruhuna hakaret değilse nedir?" diye sorar Vassaf, 7 Mart 1987 yılında. Bu bilinirliğin, bu kestirilebilir yaşamlarımızın, dünyaya geldiğimiz an başlayan sorumluluklarımızın, okul-iş-evlilik- ekseninde ilerleyen ve belli kalıplara bizi indirgeyen hayatlarımızın ortasında bir şey var. Önceden kestirilemeyen, tahmin edemeyeceğimiz bir şey: Rüyalar.
"Bütün sihirli anların üstümüzde baskısı vardır. Sevinçler, mutluluklar baskıcıdır. Önceden provası yapılmıştır. O an mutlu olacağımızın garantisi vardır." Evlilik teklifi aldığınızda çığlık atıp gülümsemeniz beklenir, doğum günü sürprizi yapıldıysa eğer o gün yaşadığınız talihsizlikleri görmezden gelip mutlu olmanız gerekir. Tahmin etmediğimiz, adı üstünde sürpriz olan olaylara karşı "tahmin edilen" duygularla karşılık vermemiz beklenir hep. Fakat rüyaların provası yoktur. Ne hissedeceğimize o an olduğu gibi karar verilir. Bir çeşit zorunlu film perdesi konur önümüze. Ellerimiz sanki kelepçeli, ayaklarımız bağlı gibi izlemek zorundayızdır bize sunulan asla provası olmayan o filmi. "Düşünmek demek sadeleştirmek, önemli olanın altını çizmek, önemsizi ayıklamaktır." Fakat rüyalarda sansür yoktur. Rüyalar kendi iç benliğimiz ve yaşadıklarımız ile önümüze gelir. Rüya hem o güne, hem de kişinin tüm hayatına atıf yapan bir filmdir. Gördüğümüz rüyalar yalnızca o gün, gün içerisinde yaşadığımız olayları bize sunmakla yetinmez. Arkadaşınızla kavga ettiğiniz o günü hatırlayın. O gece rüyanızda bulutların üstünde, kırlarda koşarsınız. Rüya, sizin yaşadığınız tüm zamanlara atıf yaparak gerçekleşir. Bilinçdışında biriktirdiğimiz anılar, arzularımız, isteklerimiz, korkularımız yaşamın anlamını sorgulamak için gece rüyamıza girmeyi beklerler. Freud'un, "bilinçdışına giden kral yolu" diye tasvir ettiği rüyalara daha bilimsel bir gözle bakalım.
Sansürsüz bir film olan rüyalar, düşündüğümüz fikirleri veya işittiğimiz düşünceleri perdeye yansıtır. Freud'un "asıl içerik" dediği kısım ise bu düşüncelerden sıyrılan rüyanın bize asıl bahsetmek istediği durumdur. Örneğin rüyanızda bir köpek tarafından ısırılıyorsanız burada asıl içerik bir köpeğin sizi ısırmasıdır. Asıl içerikten sonra gelen kısım ise "düşünsel içerik" olarak adlandırılır. Köpek en sadık dosttur. Belki en yakın arkadaşınızla kavga edeceğinize işaret ediyor olabilir. Bu iki yönetimi ve rüya yorumlanmasını hayatımıza sokan Freud, biz fark etmeden bilinçaltımıza yerleşen bu olguların rüyalarda karşımıza çıktığını söyler. Beynimizin arkasında bulunan ve beyin sapı olarak adlandırdığımız yapının içerisinde birçok elektrik sinyali bulunduran nöronlar vardır. Beynimizin düşünme kısmını oluşturan ön lobu, beyin sapında bulunan nöronların elektrik sinyalini sürekli anlamlandırmaya çalışır. Bu anlamlandırma sürecine REM uykusu adını verir. Sürekli bahsedilen bu REM uykusu aslında İngilizce Rapid Eye Movement'ın kısaltılmasıdır ve hızlı göz hareketi anlamına gelir. Eğer gözleriniz hızla hareket ediyorsa REM uykusunda olduğunuz ve rüya gördüğünüz anlaşılır. Beyin sapı aktif hale gelir ve "aktivasyon sentez teorisi" olarak adlandırılan bu teori ile rüyalarımızın belli bir düşünsel kalıp içerisinde olduğunu görürüz. Freud işte bu yüzden rüyaların bir anlamı olması gerektiğini savunur ve rüya yorumlamasını tedavi sürecine katar.
Sadece Freud değildir rüyaların anlamı olduğunu savunan. Çok eski zamanlarda yaşayan ilkel kabilelerde bile kişi eğer "büyük rüya" diye tabir edilen bir rüya görüyorsa bunu mutlaka diğer kabile üyelerine anlatması gerekirdi. Rüyayı paylaşmak bir töresel zorunluluk olarak görülürdü. Bir çember oluşturulur ve düşü gören kişinin rüyasını anlatması beklenirdi. Rüyalar yalnıza ilkel kabilelerde değil Roma İmparatorluğu ve Avrupa'da da sıkça hikayelere konu olmuştur. Mezopotamya'da rüyalara verilen değer en çok Gılgamış Destanı'nda rastlanır. Uruk Kralı'nın hikayesine rüyalar eşlik etmektedir. Mısır papirüslerinde bulunan rüya yorumlarına göre eğer kişi rüyasında bir araba taşırsa kalbinin dileğini elde edecek, başının üstünde bir dağ taşıyorsa hiçbir rakibi olmayacak ve eğer bir hurma ağacının üstüne binerse kalbinin sağlamlığını görecek gibi yorumların bulunduğu görülmüştür. XII. yüzyılda yaşayan büyük mistikçi Hildegard Von Bingen'e göre ruh, ay ile benzerdir. Ay nasıl gece olunca dünyayı anlatıyorsa ruh da uyuyan insanı aydınlatıyor ve ona doğruyu gösteriyordur. Rüya ile insanın metafizik ve spiritüel bir yolculuğa çıkması tüm kavimlerde ve inanışlarda bir değer görüyor dememiz pek yanlış olmaz. Freud sayesinde ise rüya yorumları bir terapi yönetimi olarak kullanılmaya başlandı. Rüyaların bireysel olarak kişinin içindeki benliklerine ( id,ego,süperego) atıf yaptığını savundu. Öğrencisi olan İsviçreli Carl Gustav Jung ise Freud'u keskin bir dille eleştirmiş ve rüyaların kolektif bilinçdışına hizmet ettiğini savunmuştur. Tüm insanlığın dünden bugüne kadar genlerine işlenmiş olan bilinçaltındaki arketiplerin şifreli bir rüya sembolü içerdiği tezini yazmıştır.
"Uyku, seni saran yavaş bir ölüm hem tatlı hem korkunç bir anestezi, canlı dokuların bazılarının mutlu ölümü" der Perec, Uyuyan Adam kitabında.''Rüya ise bu görünen dünya içindeki tek gerçektir".
KAYNAKÇA
GİRİŞ HİKAYESİ : Stefan Zweıg - Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor Kitabı Sayfa 1-2 Gündüz Vassaf - Cehenneme Övgü Kitabı Sayfa 193-257 Carl Gustav Jung- İnsan Ruhuna Yöneliş Sayfa 259 Sıgmund Freud - Bilinçaltını Keşfetmek Sayfa 132-140 Annette von Heinz / Frieder Kur - Gizli Bilimler Ansiklopedisi Sayfa 331-336 SON SÖZDE BULUNAN ALINTI : Georges Perec - Uyuyan Adam Kitabı Sayfa 93