Hepimiz, bir resme baktığında ''Ne var bu resimde? Ben de yaparım!'' diyen birine denk gelmişizdir. Belki de o kişi bizizdir! Evet, sanat eseri dendiği zaman insanlar ilk bakışta o eserin kavramını zihinlerine işlemek isteyebilirler. Çünkü şiiri okursunuz, şiir karşınızdadır, kelime oyunları arasında gezinir durursunuz ve yüzlerce anlamı çıkar. Bir romanı okursunuz, herkes kendine bir pay alır gider. Bir heykel, eğer figüratif ya da mitolojikse hikayenin akışına destekleyici bir boyut kazandıracağından herkeste o hikayenin farklı his alanlarını bırakır. Ancak bir resimle göz göze gelindiğinde anlatım yönüyle görsel olmasıyla birlikte izleyici, kendi payından çok sanatçının topluma asıl anlatmak istediği olgunun manifestosunu aramaya devam edecek ve sanatçının eserinde o manifestoyu keskin bir şekilde bulamayınca anlatımı eksik bulacaktır. Çünkü görsele dökülen bir eserin bir de kelimelerle ve tarihle desteklenmesi, izleyicinin eserin yetersiz olduğunu öne sürmesi için izleyici tarafından yeterli görülmektedir. Bu ne izleyiciyle ne de sanatçıyla alakalı bir eylemdir. Bu; toplumların sanattan ne beklediğiyle, empati seviyesiyle, aldığı sanat eğitimi derecesiyle ilişkilidir. Çünkü zaten temelde bir sanat eseri -sanatçı manifesto hazırlasa bile- döneminin tarihi, coğrafi, sosyolojik yapısıyla birlikte ele alınmadan yorumlanamaz, sanatçının his alanıyla empati kurulamaz. Sanat eleştirmenleri bu yüzden vardır ve hem eserleri hem de eserlerin bakış açılarını sorgularlar.


Bu yüzden bir sanat eğitmeni olarak sanatın tarihiyle, insanıyla, toplumuyla empati kurularak daha kolay anlaşılacağını savunmaktayım. Çünkü tarihte eserlerden geriye kalan her şey, eseri anlamamızı sağlar. Bunu birazdan anlatacağım şeyle daha iyi anlayacağınıza inanarak konuma başlıyorum.


Evet! Kaya sanatı. Şu dönemde kaya sanatı konuşulduğunda aklımıza çok farklı işler gelebilir fakat tarihe döndüğümüzde durum çok farklı bir hal alıyor. Kaya sanatı denen şey, bir terim. M.Ö. 30.000 yıllarına kadar dayanan bir sanatın ismi olarak geçiyor. Kaya sanatı, özellikle Avustralya tarafında çok zengindir ve hem bize tarihimizle ilgili bilgiler verir hem de onları anlamamızı sağlar. Tahmini olarak amacın dinsel ve büyüsel olduğunu söyleyebiliriz. Bunu da bulduğumuz bulgulardan, gördüğümüz mağara resimlerinden anlayabiliyoruz. Örneğin tarihin en büyük oyma kayalarına (M.Ö. 28.000) ev sahipliği yapan Murujuga Adası; Aborjin törenlerini, balinaları, deve kuşlarını, kanguruları ve artık nesli tükenmiş olan Tazmanya kaplanlarını betimleyen geometrik ve gerçekçi biçimlerden oluşur. Resimlerin ve kabartmaların Aborjin inanç sisteminin yanı sıra yalnızca göz zevki için dünyevi resimler oluşturulduğu da bilinmektedir. Ki bu sanat tarihi açısından önem arz etmektedir. Bir amacın güdülmediği, içgüdülerin ve hislerin yönettiği ellerin boyalarla harikalar yaratması, sanatın ne kadar hayati olduğuna önemli bir destek sağlar.


Peki gelelim ''Bunlarda ne var?'' sorusuna. Sonraki dönemlerde sanatı değiştiren ve etkileyen şey toplum ve yaşam olsa da o günün dünyasını anlamamıza yardımcı olan şeyler bu mağara resimleridir. Çünkü sanatçılar o dönemlerde o mağaralara dünyalarını, hayatlarını, gördüklerini, insan benzeri biçimleri ve ruhani varlıklarını çizerler. Bu da tarihi açıdan çok büyük bir önem taşır. Çünkü o zamanın sanatçıları, kendileriyle aramızda bir bağ kurmamızı sağlarlar. Bunun yanı sıra resimlerin işlenişi insanı hayrete düşüren asıl konudur. Çünkü çizimler, üçüncü bir boyut kazandırması için duvarların şekillerinden faydalanılarak inanılmaz bir özenle oluşturulmuştur. M.Ö. 30.000'li yıllardaki ince motor hareketlerini düşünürsek bir sanatçının o dönemde bu denli zarif ve karakteristik tasviri, insanı hayrete düşürecek cinstendir. Bu dönemde bile bir sanatçının bu tasviri yapabilmesi, bu denli özenle betimleyebilmesi, bu minimalistlikte bir iş çıkarabilmesi için ömrü boyunca akademik resim yapması gerekebilir. Buna Picasso'nun ve Van Gogh'un ilk desenleri ile son özgün çalışmalarını örnek gösterebiliriz. Fakat bu dönemde tuval yok, kağıt ve kalem yok. Sadece hayal gücü, doğa ve gözlem var.


''Sahip olduğu materyaller ne kadar kısıtlı olursa olsun, tarih boyunca hiçbir toplum sanattan yoksun kalmamıştır.''


Şimdi, dünyanın çeşitli yerlerinden mağara resimlerini inceleyelim. O zaman bu satırların hepsi resmin üstünde daha dikkatli düşünmenizi sağlayacaktır. İyi seyirler dilerim!

Bunlar, Fransa'daki Ardeche Vadisi'nde bulunan mağara resimleri. Figürlerin duruşuna ve perspektiflerine odaklanalım. Bu tip bir çizim yapabilmek büyük bir gözlem yeteneği gerektirir. Siyah pigmentlerle yapılmış bu resimde diğerlerine nazaran daha fazla ton denemesi hakim.

Bunlar ise Fransa'nın Dordogne bölgesindeki Lascaux mağara resimleri. Anatomik detaylar bu resimlerin en dikkat çekici kısmıdır.

Beni en hayrete düşüren kısımları ise boyutlarıdır. Nasıl yapıldığı bir gizemdir tabi ama insanı hayrete düşüren bir tarihimiz var. Bize anlatmadıkları kadar anlattıkları da çok şey vardır. O zamanki hayvanların şekilleri, biçimleri, yaşantıları, coğrafi konumlar... Örneğin, Cezayir'deki Tassili n'Aljer bölgesinde mağara resimlerinde Sahra Çölü yeşil betimlenir. Bu bize tarih hakkında birçok ipucu verir. Ohio'daki Büyük Yılan Tepeciği, Peru'da Nazca Çizgileri, Arjantin'de ki El Mağaraları... Hepsi bize atalarımızın ''Ben buradaydım!'' çağrısı ve imzasıdır. Sanat, onların ruhlarını attıkları bu imzalar sayesinde milyonlarca yıl öteden ruhlarımıza taşır. Bize kim olduğumuzu, elimizde hiçbir şey yokken bile hala sanatın içimizde var olduğunu hatırlatır. Sanat içimizdedir. Onu bulmanın yolu da en başta kendimizden, tarihten ve empatiden geçer.