Not: Film hakkında ayrıntılı bilgi (spoiler) içerir.

Nolan'ın filmi bir savaş sahnesiyle değil, bir masayla açılıyor. Bir adam ziyafet salonunda ayağa kalkıyor ve hikâye anlatmaya başlıyor. Anlattığı şey Truva atı, yani hediye kılığına girmiş bir tuzak. İzlediğimiz filmin kendisi değil, filmin içindeki başka bir hikâye. Daha ilk dakikada bize söylenen şey açık: Bu, bir kahramanın hikâyesi değil, bir kahraman hakkında anlatılan hikâyelerin hikâyesi.

Ve böylece üç bin yıllık bir metnin en inatçı sorusu yeniden açılıyor. İnsan gerçekten eve dönebilir mi?

Nostalji, aslında bir dönüş yarasıdır

Yunanca nostos "eve dönüş", algos ise "acı" demek. İkisi birleşince ortaya çıkan kelime bugün hepimizin gündelik hayatında dolaşıyor: nostalji. Yani nostalji, güzel bir anıyı özlemek değil, dönmenin kendisinin acı vermesi.

Homeros'un metninde nostos bir ödüldür. Kahraman yeterince acı çekerse, yeterince zeki davranırsa, tanrılar da izin verirse eve varır. Nolan bu denklemi kırıyor. Onun Odysseus'u İthaka'ya varıyor, taliplerini öldürüyor, tahtını geri alıyor, karısını yeniden kazanıyor. Ve sonra kalamıyor. Sürgüne gidiyor, Penelope'yle birlikte güneşin battığı yöne, batıya doğru yelken açıyor.

Bu, senaryo düzeyinde bir değişiklik değil. Felsefi bir itiraz. Nolan'ın söylediği şey şu: Varmak ile dönmek aynı şey değildir. Coğrafi olarak İthaka orada duruyor, ama Odysseus'un döneceği İthaka artık yok, çünkü o İthaka'yı mümkün kılan adam da yok. Yirmi yıl önce yola çıkan kişi geri gelmiyor. Onun yerine, ona benzeyen bir yabancı geliyor.

Heidegger'in unheimlich dediği hâl tam da bu. Türkçeye "tekinsiz" diye çevriliyor ama kelimenin içinde Heim, yani "ev" saklı. Evsizlik hissinin en keskin biçimi yabancı bir yerde değil, evde yaşanıyor.

Kendini direğe bağlayan adam

Odysseia'nın en meşhur sahnesi belki de Sirenler'dir. Odysseus tayfalarının kulaklarını balmumuyla tıkatır, kendini de geminin direğine bağlatır. Böylece şarkıyı duyan ama ona kapılmayan tek insan olur.

Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği'nde bu sahneyi Batı öznesinin doğum belgesi olarak okur. Odysseus, hazzı yaşamak için önce kendi elini kolunu bağlamak zorunda kalan ilk modern insandır. Arzuyu yaşamaz, ona tanıklık eder. Bu tanıklığın bedelini ödeyen de yalnızca kendisi değildir; kürek çeken adamların kulakları kapalıdır, onlar şarkıyı hiç duymaz, sadece çalışır.

Filmin en acımasız kısmı burada devreye giriyor. Odysseus zekâsıyla kazanıyor. Her seferinde daha akıllı, daha kurnaz, daha stratejik davranıyor ve Truva atı bu zekânın şaheseri oluyor. Ama film ilerledikçe yavaş yavaş anlıyoruz ki o zekânın her galibiyeti bir yıkımın tohumu. Aklın kendisi bir tür şiddete dönüşüyor.

Finalde Odysseus, Penelope'ye Truva atının gerçek hikâyesini anlatıyor. Ozanların söylediği zafer versiyonunu değil, tahta bir hayvanın karnında günlerce kendi pisliği içinde oturan adamların hikâyesini. Bu sahne kahramanlık anlatısının kendi kendini soyması gibi. Efsane çıplak kalıyor ve altından utanç çıkıyor.

Misafirperverlik: Kırılan tek yasa

Filmin ahlaki omurgasını "Zeus'un yasası" taşıyor. Misafirini ve ev sahibini koru, çünkü karşındaki bir tanrı olabilir. Antik dünyada xenia denen bu ilke bir nezaket kuralı değil, medeniyetin taşıyıcı kolonuydu. Yabancıya nasıl davrandığın, kim olduğunu belirlerdi.

Nolan bu yasayı filmin bütün ahlaki hesabını üzerine kurduğu bir terazi hâline getiriyor. Talipler yasayı çiğniyor, bir adamın evinde oturup malını yiyor, karısını taciz ediyorlar. Ama Odysseus da yasayı çiğnemişti. Bir hediye kılığında bir şehre girip onu içeriden yakmıştı. Filmin dâhiyane hamlesi, bu iki günahı birbirinin aynası yapması. Talipler, Odysseus'un kendi suçunun İthaka'ya dönmüş hâli.

Levinas, etiğin ontolojiden önce geldiğini söylerken tam olarak bunu kastediyordu. Ben, kendimi ancak ötekinin yüzü karşısında kurarım; başkasına karşı sorumluluğum kendi varlığımdan önce gelir. Odysseus bu sırayı ters çevirdiği anda, yani önce zaferi sonra insanı koyduğu anda, kazandığı savaş dönebileceği dünyayı yok etti. Truva'yı yıkarken İthaka'yı da yıkmıştı. Sadece bunu yirmi yıl sonra öğrendi.

Kavafis'in İthaka'sı ve onun tersi

Kavafis'in ünlü şiiri bize İthaka'nın asıl armağanının yolculuğun kendisi olduğunu söyler. Oraya vardığında adanın sana verecek bir şeyi kalmamış olsa bile yol seni zenginleştirmiştir. Modern insanın en sevdiği teselli bu: Önemli olan varmak değil, yolculuk.

Nolan bu tesellinin altını oyuyor. Onun filminde yolculuk seni zenginleştirmiyor, aşındırıyor. Odysseus adalardan geçerken adam kaybediyor, masumiyet kaybediyor, kendine dair anlattığı hikâyeyi kaybediyor. Yol bir okul değil, bir erozyon.

İşin tuhaf tarafı, film gene de yolculuğu bitirmiyor. Odysseus varıyor, kazanıyor ve tekrar yola çıkıyor. Batıya, ölülerini gömmek için. Bu, Homeros'tan çok Dante'nin Cehennem'indeki Ulisse'yi hatırlatıyor: Herkül sütunlarını aşıp bilinmeyene yelken açan, hiç durmayan adam. Ya da Tennyson'ın yaşlanmış, İthaka'da sıkılmış, tekrar denize dönen kahramanını.

Kahramanın yolculuğu sonsuz. Ama romantik bir sonsuzluk değil bu, daha çok ceza gibi bir sonsuzluk.

Sisyphos'un gemisi

Camus, Sisyphos'u mutlu hayal etmemizi ister. Kayayı tepeye çıkarıp aşağı yuvarlanmasını izleyen adam, tam da bu anlamsızlığın farkında olduğu için tanrılardan üstündür.

Nolan'ın Odysseus'u bu noktada Sisyphos'tan bir adım daha ileri gidiyor. O sadece yolculuğunun bitmeyeceğini bilmiyor, bu bitmeyişin kendi eseri olduğunu da biliyor. Kaya onun eline verilmedi, kayayı o yonttu.

Yine de yelken açıyor. Krallığını oğluna bırakarak, yani yasayı yeniden kurabilecek, kendisinden daha temiz bir ele bırakarak. Kefaretin en dürüst biçimi bu olabilir: Düzelttiğini iddia etmemek, sadece yerini boşaltmak.

Peki geriye ne kalıyor?

Filmin başındaki o adamı hatırlayın, masanın üstünde hikâye anlatan. Odysseus'un başaramadığı şey o hikâyenin sahibi olmaktı. Efsane onu geçti, ondan büyüdü, sonunda onun yerine geçti. Herkes Truva atını bir zafer olarak anlatıyor, sadece iki kişi onun ne olduğunu biliyor.

Kahramanın sonsuz yolculuğu belki de bir coğrafya meselesi değil, bir kimlik meselesi. İnsan hiçbir zaman "vardım" diyemiyor, çünkü varış anında kendisi artık başka biri. Ev, geride bıraktığın yer değil, geri dönemeyeceğin sen.

Bunun tek çaresi de filmin son karesinde saklı galiba. Yalnız yelken açmamak.

Bu yazı Christopher Nolan'ın 2026 yapımı The Odyssey filmi üzerinedir.