Bir varmış, bir yokmuş günyüzü usul usul akan beyaz tanelere tutulmuşken gökten düşen her kar tanesinin nazını kabul eden bir ormanın üzerinde , saklı kuş seslerinin yankılandığı ihtişamlı bir saray varmış. Öyle ki uzun süredir tırnaklarını toprağa geçirmiş ve toprağın her nefes alışında güçlü bir yakarış duyulurmuş derinliklerinden. Çünkü sarayın kalbinde, lanetleneceği rivayet edilen bir bebeğin ilk nefesi duyulmuş.
Kimileri bu minik canlının varlığını önemsememiş; “Bir bebekten ne çıkar ki?” diyerek yollarına devam etmiş. Kimileriyse avazı çıktığı kadar bağırıp “Lanet kapıda!” diye haykırmış. Minik bebek bahçenin içinde, çiçeklerle kaplı bir hasır sepetin içinde uzanırken, yüzünde ürkek bir ifadeyle nefes alıp verdiğinde, çevresindeki havanın titreştiğini hissetmek de mümkünmüş. Titreyen havada neşeli ve yaramaz bir kelebek, solgun bir çiçekten havalanıp bebeğin yanı başında dans etmiş. Onun kırılgan kanat çırpışları bile tılsımlı bir parçayı andırır gibiymiş.
Ormanın kadim ağaçlarının dalları hışırdamış, kuşlar keskin bir çığlıkla göğe yükselmiş. Sarayın taş duvarlarına vurup zeminine süzülen o solgun ışık, mermerlerin üzerinde bembeyaz bir gölge bırakmış. Kimse ne olduğunu tam anlayamamışsa sarayın loş dehlizlerinde saklanıp duran kadim bir sayfaları açılmış. Söylenceler fısıltı halinde dilden dile yayılırken, yaşlı bir bilge kitabın tozlu satırlarından şu satırları okumaya başlamış:
“Böyle yazıyor kadim kitaplardaki büyülü satırlarda.
Belki de sadece eski bir masal efsanesi, kim bilir?”
Fakat bilge, bunun eski bir masaldan ibaret olmadığını herkesten iyi biliyormuş. Çünkü bu çocuğun kaderi, “Solgun Diken” diye anılan korkunç bir lanetle kesişecekmiş.
Gizemli Geçmiş
Vaktiyle, zulümle yönetilen bu topraklarda, hakkı yenen ve baskı gören halkı savunan cesur bir savaşçı yaşarmış. Bu savaşçı, ıssız bir diyardan getirdiği bembeyaz bir çiçekle kılıcının kabzasını süsler, zalimlere karşı amansız bir direniş gösterirmiş. Zaman içinde adaletsizliğin, kan ve gözyaşının acısı bu çiçeğin özünü karartmış. Çiçek solmuş ,dikenleri sivrileşmiş ve bir lanet halini almış. Savaşçı son nefesini verirken, çiçeğe gizli bir öfke ve umut fısıldamış.
O günden sonra çiçeğe “Solgun Diken” denmiş. Dokunduğu bedende derin bir lanet bırakır, kimi zaman da sonsuz bir uykuya sürüklermiş. Dikenlerine maruz kalanların birden soluğu kesilir olurmuş. Ancak bir sırrı daha varmış: Solgun Diken’in esas kökünde, haksızlığa karşı doğan bir adalet ruhu saklıymış.
Çocuğun Lanetli Yazgısı
Aradan asırlar geçse de Solgun Diken’in laneti yeryüzünde dolaşmaya, zulmün ve haksızlığın gezindiği her yerde gölge gibi var olmaya devam etmiş. Sanki özünü kaybeden bu çiçek masumluğu hiçe sayıp ceza dağıtıyor gibiymiş. İşte bu lanet, şimdi sarayın kalbinde ciğerleri yeni yeni nefesle dolan bebeğin kaderine bir kelebeğin kanat çırpışında ilişmişti.
Bebek büyüdükçe, kalbinde sıradışı bir ışıltı taşımaya başlamış. Bir yandan doğaya neşe veriyor, diğer yandan gökteki kar bulutlarını karartabiliyormuş. Bu çelişki, işte tam da Solgun Diken’in ruhundaki ikiliği yansıtıyormuş: Bir tarafı karanlık, bir tarafı ışık…
Sarayda fısıltılar çoğaldıkça, herkes bebeğin uğursuz olduğuna inanmaya başlamış. “Lanetlenecek bir çocuk” diyenlerin sesi yükselmiş. Fakat yaşlı bilge, çocuğun aynı zamanda büyük bir umut taşıdığını söylüyormuş. Kadim kitapta yazılanlar şunu müjdeliyormuş:
“Solgun Diken’in ucundan süzülecek kan, bir ışık da yakabilir, karanlığı da büyütebilir.”
Günler, aylar yıllar geçmiş bebek büyümüş, bakışlarındaki masumluk ve azim aynı anda ayırt edilir olmuş, tıpkı savaşçı gibi hırçın ve korkusuz yetişmiş. Yıllar içerisinde, sarayın karanlık koridorlarında yakarışlardan sıkılmış Solgun Diken de belirmiş.
Kimsenin açıklayamadığı bir ışık huzmesi, dikenin sivri ucunu mermer sütunlarda parıldatmış. Zaman sanki donmuş, kuşlar sesini yitirmiş, ağaçlar rüzgâra küsmüş. Saray halkı nefeslerini tutmuş: “Bu, ya büyük bir felaketin başlangıcı ya da kurtuluşun ilk adımı olabilir,” diye düşünmüşler.
Ve kadim söylencenin korkulan kısmı gerçekleşmiş: Solgun Diken benzer bir alışkanlıkla, savaşçının ruhunu almış gençliğine yönelmiş. Ve tam da o anda, Solgun Diken’in karanlık büyüsü, yüzyıllar öncesinden kalma zulmün öfkesini uyandırırcasına ortalığı kaplamış.
Büyüye kapılan genç savaşçı prensimiz bilinçsizce gözlerini yumup derin bir nefese teslim olmuş. Sarayın taş duvarları boyunca uğultulu bir rüzgâr gezinirken, kiminin kalbinde korku, kiminin içinde ise bir umut kıvılcımı yeşermiş. Zira kehanete göre bu tuhaf uyku, hem büyük bir felaket hem de yeni bir diriliş getirebilirmiş.
Sonsuluğa Uzanan Bir Uyku
Sarayın taş duvarları boyunca ağır bir rüzgâr esmeye başlamış. Mermer sütunların gölgeleri titriyor, büyük salondaki meşalelerin alevleri aniden soluklaşıyormuş. Herkes nefesini tutmuş, gözlerini genç prensten alamıyormuş. O ise gözlerini yavaşça yumarken, içindeki fırtına dış dünyayı karanlık bir huzura boğuyormuş.
Prensin omuzları birden ağırlaşmış. Solgun Diken’in gölgeleri sanki havada yankılanan bir kehanetin sözcüsü gibi etrafında dönmeye başlamış. Karanlık büyü, bir yılan gibi bedenini sararken, dikenlerin uçları neredeyse tenine dokunuyormuş.
Daha birkaç an önce, prensin gözlerinde mücadele ışığı parlıyormuş. Ama şimdi... göz bebekleri soluk bir altın gibi parıldarken, içindeki alev sönmek üzereymiş . Prens yavaşça yere diz çökerken, ince bir duman misali lanet ruhuna işliyormuş. Yüzünde hüzün ve kabulün iç içe geçtiği bir ifade belirmiş.
Tam o anda, sarayın içindeki her ses yok olmuş. Kuşlar sustu, rüzgâr sessizliğe gömülmüş, hatta ormandaki yapraklar bile hareket etmeyi bırakmış. Geriye sadece büyünün ağır uğultusu kalmış.
Ve işte o an, Solgun Diken prensin ruhunu tam olarak ele geçirmiş.
Zaman durmuş.
Herkes donup kalmış.
Ve genç prens, gözleri kapanırken son bir nefes alıp, bilinmez bir uykuya teslim olmuş. Prensin bedeni Solgun Diken’in karanlık kudretiyle sarmalanınca etraf sessizleşmiş. Mermere vuran solgun ışık donmuş, kuşların sesi kısılmış, ağaçlar sanki rüzgâra küsüp hareketsizleşmiş.
Saraylılar fısıldaşmaya başlamış: “Bu uyku, sonsuza dek sürecek mi?”. Halk da korkudan dillerinde dolaşması gereken kelimeleri büyük bir alışkanlıkla yutar olmuş.
Orman, yavaş yavaş gri bir sisle kaplanmış, nefesi kesilir gibi oluyormuş. Eski sayfalarda “Öfkenin tohumu bu dikenle ekilir, kurtuluşun ve özgürlüğün çiçeği yine bu dikenle yeşerir,” yazıyormuş. Yani lanetin özünde gizli bir kurtuluş ve özgürlük imkânı mevcutmuş. Ama bu yolun nerede başlayacağı ve nasıl bulunacağı herkes için büyük bir gizemmiş. Ya da bu efsanenin gerçek kahramanı prens mi olacakmış?
Beklenmeyen Yardım
Saray halkı, prensi bu derin uykudan kurtarmanın yolunu Sonsuz Pınar’da bulmayı umuyormuş. Efsaneler der ki, o pınardan alınacak tek bir damla bile, en karanlık laneti aydınlığa çevirebilirmiş. Ancak oraya ulaşmak için, Kara Sis Vadisi’nden geçmek gerekirmiş; fakat şimdiye dek kimse oradan sağ çıkamamış.
Yine de birkaç cesur şövalye, tereddüt etmeden yola koyulmuş. Prensle çocukluğundan beri silah arkadaşı olanlar, onun gözlerini tekrar açabilmesi için canlarını dahi feda etmeye hazırlarmış. Ormanın derinliklerine girip, sisli patikalardan geçmişler. Vadiyi aşıp kayaların arasına gizlenmiş Sonsuz Pınar’ın bulunduğu yere vardıklarında, hiç beklemedikleri bir manzarayla karşılaşmışlar.
Zarif Prenses: Koruyucu
Kayalıkların ardında, berrak sularıyla usul usul çağlayan pınarın başında zarif bir prenses durmaktaymış. Simsiyah saçları ve duru, kocaman gözleriyle, etrafa huzur yayan bir asalet taşıyormuş. Üzerindeki sade ama gösterişli giysilerin işlemeleri, onun Pınar’ın koruyucusu olduğunu işaret edermiş. Öyle ki asi ruhunu dinginlikle dengede taşırmış. Şövalyeler şaşkınlıkla kılıçlarını indirmişler. Çünkü böylesine ıssız ve karanlık bir diyarda, böylesi bir nurun varlığı akıl alır şey değilmiş.
Prenses, şövalyelerin yaklaşmakta olduğunu sezmiş ama hiç korkuyla tepki vermemiş. Bunun yerine gülümseyerek şöyle demiş:
“Ben, bu Sonsuz Pınar’ın bekçisiyim. Buraya gelen herkes, yüreğindeki niyetin karşılığını bulur. Sizinki kurtuluş için mi, yoksa intikam için mi?”
Şövalyeler tek ses gibi cevap vermiş:
“Prensi kurtarmak için geldik. Lanetli bir uykuya hapsoldu. Kalbimizde ne intikam ne öfke var; tek istediğimiz onun yeniden nefes aldığını görmek.”
Prenses, hafifçe başını sallamış. Ardından berrak pınara eğilip, avuçlarına bir damla su almış. Ancak suyu bir şişeye koymak yerine, usulca şöyle demiş:
“Bu laneti ancak gerçek bir bağ çözebilir. Pınarın suyu etkisini gösterecekse, bir öpücükle taçlanmalı. Saf bir niyetle verilen bir öpücük, laneti kaldırır.”
Şövalyeler şaşkınlıkla birbirlerine baktıktan sonra içlerinden biri dilini tutamamış:
“Bu, yalnızca sizin yapabileceğiniz bir şey mi?”
Prenses, bir an duraksamış. Sonra yavaş adımlarla suyun kıyısından uzaklaşıp onlara dönmüş.
“Evet… Ama yalnızca layık olana.”
Bunu derken gözleri derin bir düşünceyle bulutlanmıştı. Kaderin bir cilvesi gibi, bu görev ona verilmişti. Ancak prensi yakından tanımıyormuş. O, halkının kahramanı mıydı, yoksa sadece bir efsanenin gölgesinde mi kalmıştı?
Sessiz Tanık : Gül
Prenses , şövalyelerle birlikte saraya dönmeye karar vermiş. Prensin yanına vardığında, huzursuz bir uykunun gölgesinde kıvranan yüzüne uzun uzun bakmış. Solgun Diken’in hem dikeni hem de kokusu, iyilikle kötülüğün, siyahla beyazın iç içe geçtiği belirsiz bir gri gibi tenine sinmiş. Belki de o, adaletsizliğe en çok direnen ama adaletin inceliğini hiç kavrayamayan biriydi diye içinden geçirmiş.
Ancak efsane onu prensin dudaklarına çağırır olmuş. Prense doğru eğilip onu öptükten sonra huzursuzca uyanmaya çalışan adamın göğsünde bir hareketlenme fark etmiş. Ve orada, göğsünün tam üzerinde, solgun bir gül durmaktaymış. Prens neden bir gülü koparmış ki diye geçirmiş içinden prenses. Yaprakları, prensin yıkıp geçtiği hayallerin sessiz tanığıymış. Gül, sevgiyle büyüyen bir hakedişin simgesiymiş; ama prens, Solgun Diken’i yenmek uğruna onun varlığını fark etmiş olsa da, onu öylece cebinde kendi haline bırakmış.
Sevginin özünden yoksun, gül yavaş yavaş solmuş, göğsünde bir zafer anısı gibi kuruyup kalmıştı. Halbuki, onu suyla besleyip gerçekten büyütmek varken, prens sadece görünüşteki güzelliğe önem vermiş, o narin çiçeği bencilliği yüzünden sonsuza dek kaybetmişti.
Halkı için çabalamamış, sorumluluk almamış, kaderi değiştirmek için bir adım bile atmamıştı. Ardından prensesin yüzünde bir gölge belirmiş. Bu adam, sadece bir efsanenin gölgesinde mi yaşıyordu? Gerçekten halkı için savaşacak biri miydi, yoksa yalnızca uyandığında sadece tahtına oturmayı mı düşünecekti? Şimdi de prensesin bu kıvranıp duran uyanmak üzere olan adamı daha da öperek acısına son mu vermesi ve tamamen uyandırması mı gerekiyordu?
Dans Eden Yaramaz Kelebek
Prenses biliyormuş ki bu, gülün ilk varlığı değildi. Çünkü o yaramaz kelebek, hiç durmadan dans ediyormuş tıpkı yıllar önce, sarayın bahçesinde prens ilk nefesini aldığında, kanatlarını çırptığı solgun bir çiçeğin gölgesinde havaya tılsımlı bir dokunuş bıraktığı gibi. O an, nazlı bir rüzgârın kanatlarına binmiş gibi süzülerek prensin cebine saklanmıştı.
Prenses, prensin gülü soldurduğunu anladığında ona hayat vermekten vazgeçmiş. Onun yerine, yaralı duran gülü narince cebinden almış. Parmaklarının arasında titreyen solgun yapraklara baktığında, bu gülün kaderini değiştirebileceğini biliyormuş.
Usulca doğrulmuş ve gülü, güneşin en güzel vurduğu bir toprağa ekmiş. Ardından ona su vermiş. Çünkü biliyormuş ki, bu gülü yalnızca gerçekten karakter sahibi olanlar koklamalıymış.
Zaman geçmiş. Saray değişmiş, halk değişmiş, kader yazılmış, yollar açılmış ve kapanmış. Ama kelebek, hep oradaymış. Uyuyan prensin göğsünde solan gül, aslında bir zamanlar umutla filizlenmiş, ama sevgisizlik içinde solmaya bırakılmıştı.
Oysa kelebek hiç vazgeçmemişti.
Kanat çırpışları yıllar boyunca usulca sürmüş, görünmez bir sabırla beklemişti.
Ve şimdi, işte tam şimdi, o an gelmişti.
Prensin kaybettiği gül, artık onun değil, solmayacak üzere ,hak eden birinin ellerindeymiş.
Çünkü prenses anlamış ki, bir gül ancak onu yaşatmayı bilenin bahçesinde kök salmalıymış, zaten gül koparılıncaya kadar da çok güzel kokarmış.
O, çiçeğinin kokusunu içine çekerken, gözlerini ufka dikmiş. Artık bir masalın pasif figürü değil, kendi destanının yazarıymış. Savaşçının adaletini benimsemiş ve yüzyıllar boyunca anlatılacak bir zaferin yolunu çizmeye karar vermiş.
Solgun Diken’e karşı, Prenses’in Gülü’nün hikayesi böyle başladı.
Ve böylece, Solgun Diken’in gölgesi karanlığa teslim olmak yerine, yepyeni bir hikâyenin sessiz tanığı olmuş. Zira artık herkes biliyormuş ki; solmuş bir çiçeğin yanı başında daima yeni bir filiz, terk edilmiş bir kaderin yanı başında daima bir umut, kaybedilen bir değerin yanı başında ise onu hak eden bir el uzanırdı. Yeter ki bir kalp, gerçek adaleti görmeye ve onu yaşatmaya cesaret edebilsin.
Bir varmış, bir yokmuş…
Kara Sis Vadisi’nden bile umutla geri dönülebileceğini gösteren bu öykü, toprakların dört bir yanında anlatılmış. Ve toprağa dokunan her kar tanesi, bir prensese uzanan kurtuluşun, şefkat dolu ellerinde saklı olduğunu fısıldar gibi nazlı nazlı süzülmeye devam etmiş.
Prensesin Gül'ü
Derler ki, o günlerde ormanda bir sessizlik varmış; ama bu sessizlik korkudan değil, derin bir huzurdanmış. Kuşlar, avaz avaz bağırmak yerine, prensesin yolunu fısıldarcasına kanat çırparmış. Ağaçların dalları, eğilip ona eşlik eder gibi usul usul hışırdar, kar taneleri artık ürkmek şöyle dursun, coşkuyla dans edermiş. Çünkü gül hak etmediği yerde durmamış, yeniden yeşermiş. Prenses de artık karşısındaki insanın bencilliğini önceden anlar olmuş. Solgun Diken daha da solmuş ve prensesin karşısında daha da dikenlenmeye cesaret edememiş.
Ve sarayın taş duvarlarına düşen solgun ışık, artık bir lanetin habercisi değil, yeni bir çağın müjdecisiymiş. Halk o günden sonra öğrenmişti ki, bir gül solup gitse bile, hak ettiği ellerde tekrar kök salabilir; bir kelebek yıllarca beklese de, nihayetinde doğru rüzgârı bulup kanatlanabilir. Gerçek adalet, bir tahtta değil, onu aramaktan vazgeçmeyen yüreklerde yeşerirdi.
Söylenceler hâlâ fısıltı halinde dilden dile dolaşır:
“Böyle yazıyor kadim kitaplardaki büyülü satırlarda…”
“Belki de sadece eski bir masal efsanesi, kim bilir?”
Ama her masalda, gerçeğin yankısı vardır, der bilge ağızlar. Görünen o ki, bir zamanlar lanetin gölgesinde kaybolacak sanılan o hikâye, Prenses’in gülüyle yeni bir destana dönüşmüştür. Sarayın avlusunda hâlâ o kelebek kanat çırpmakta, toprağa dikilen o narin çiçek, adaleti hak eden ellerde boy vermeye devam etmektedir.
Bir varmış, bir yokmuş…
Kışın ardı bahara, karanlığın ardı aydınlığa kavuşmuş. Ve o gün bugündür, adalete susayan topraklarda, bir yerlerde mutlaka Prenses’in Gülü açar denirmiş. Çünkü masum bir kalp, haksızlığa boyun eğmediği sürece, en solmuş çiçek bile umudun simgesine dönüşebilirmiş.
"Bir gülün solmasına izin veren, onun kokusunu hak etmemiş demektir. Hangi bağ olursa olsun ona, yalnızca sahip olmakla değil, onu yaşatmayı bilmekle anlam kazanır. Bencil, olgunlaşmamış kişiler, açık ellerindeki değeri bir anda hiçe sayarken, hak edenler solmuş bir çiçeği bile yeniden canlandıracak yüreğe sahiptir. Çünkü asıl güç, beklenen kurtuluşta değil, kendi hikâyesini yazabilme cesaretindedir." 🌿✨
Yazardan okuyucuya :
Bazen insanlar , bilinçli veya bilinçsiz kötülük yaparlar . Karşımızdaki insan karakteri oturmamış, açık iletişim kuramayan, ne yaptığının bilincinde olmayan ve psikolojik şiddet gösteren, özür dilemekten , hesaplaşmaktan , sorumluluk almaktan kaçan biri çıkabilir, belki de tüm bu özelliklerinin olduğunu bilmez ve kendisiyle yüzleşmekten kaçınır . Ben niyeyse halen bunun böyle olduğunu kabul etmeye çekiniyorum ve inkar ediyorum . Bu durumda, onun davranışlarını anlamlandırmaya çalışırken kendimizi yıpratmamalıyız çünkü başkalarının iç dünyasında olup bitenler onların kendi sorumluluğundadır, doğru ve sağlıklı olan sizsinizdir, çünkü karşınızdaki insanı derinleştirerek kalbini görmeye çalışmış , merak etmişsiniz ve asıl "o"nu görmeye niyet etmişsinizdir. Asıl "o" nun değerli biri olduğundan eminim ama henüz yolun başında . Herkesin travmaları olabilir ama sırf bu yüzden karşısındaki insana zarar vermek ahlaklı bir davranış değilidir, yaptıkları davranışlar onların iç çatışmasından kaynaklanır, sizinle alakası yoktur. Asıl önemli olan sizin gerçekten sorumluluk alıp cesaret gösterebiliyor ve "an"a, "kendinize" değer veriyor oluşunuzdan kaynaklanır.
Değeriniz, başkasının size nasıl davrandığıyla değil, kendinize nasıl davrandığınızla belirlenir. Bu hayatta kötülüğü bu kadar yanıma çağıracağımı bilemezdim, yine de kendime bunları yaşayacak cesareti gösterdiğim için teşekkür ediyorum. Ben yaşadığım süreci sevdim, yine de karşımdaki insana önem veriyorum çünkü merağım, zamanım, sürecim, heyecanım vardı ve bana aitti, biricikti. Bu masal benim yaşadıklarımdan simgeleyerek yazdığım, yazarken de sakinleşmeye başladığım bir eserdir ve bu eser, karşımdaki insanları daha iyi tanımam gerektiğini, kendimde fark ettiğim bir sürü yönüm olduğunu , çok şey öğrendiğimi hatırlatacak.
Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim, sanat bu şekilde ortaya çıkıyor, biriktirerek, duyguları yaşayarak, deneyimleyerek... Sevgiyle, sağlıcakla ve doğruyla kalın. Herkesi seviyorum, affediyorum, kucaklıyor, değer veriyor ve yaşıyorum.