https://open.spotify.com/track/595G0No6FI82sWWsbsQEoX?si=257c2e71fd4b4e91


Bir rüyadayım. Kalabalığın arasında yürüyorum. Ağlayan bir çocuğun, dilenen bir adamın, sohbet eden arkadaşlıklarının yanındayım. Bitmeyen bir gürültü içimi rahatlatıyor. Fakat yine de kendimi kabuğumun içine çekiyorum. Korkuyorum. Havada korkunun kokusunu alabiliyorum. Acaba “bir başkası da bu korkunun farkında mı?” diye düşünüyorum. 
Sıraya giriyorum. Maskelerin altında “merhaba” bile demeyi unuttuğumuz anlardan birini yaşıyorum. Nasıl olduğumuzu sormayı geçtiğimiz dakikaları yaşıyoruz. Söylemem gereken kelimelerden fazlasını kullanmıyorum. Sorulan sorulara tek kelimelik cevaplar veriyorum. “Evet” ya da “Hayır”. Daha fazlasını söylemeye cesaretim yok. Her gün aynı kahveyi içtiğimi düşünüyorum. Her şeyi bırakıp birkaç dakika boyunca sadece bunu düşünüyorum. Köşeme çekiliyorum. İnsanları seyrediyorum. Sigara içiyorlar, sohbet ediyorlar. Ellerinde, ismine “telefon” adını koyduğumuz, bize hükmeden bir cihaza bakıyorlar. Dakikalarca. Onlara uyuyorum. Sonra kafamı kaldırıyorum. Kendime onlara uymak zorunda olmadığımı anlatıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Havanın artık erken karardığını fark ediyorum. Zamanın hızlı aktığını unuttuğumu fark ediyorum. İnsanları seyretmeye devam ediyorum. Birileriyle tesadüfen gözlerimiz buluşuyor. Hemen gözlerimi kaçırıyorum. Gözlerimizin ardındaki düşünceleri düşünüyorum. İnsanlar ne hissediyordu? Yan yana oturan herkesin aslında birer yalnızlıktan ibaret olduklarının farkındalar mıydı? Acaba onlar da yalnızlıkla tanışmışlar mıydı? Arkadaş olmamak için hiç yalnızlıktan kaçmışlar mıydı? Yoksa henüz sıra onlara gelmemiş miydi? Yalnızlığın kötü bir şey olduğunu bize kim öğretmişti?  
Bu bitmeyecek bir rüyaydı. Yalnızlık aslında kendimizdi. 

“Yalnızlık adını verdiğimiz şey, insana dışından gelen bir şey değil. İnsan, yalnızlığı içinden türetiyor, insanların içini kaplıyor yalnızlık.”  
İsmet Özel