Zamanın insan için bir kavram olageldiğinden beri insanın müthiş bir kibri vardır. O kibir henüz itiraf edilmesine cesaret edilememiş bir saatçinin yüreğinde ustalaştıkça yeşermekteydi. Usta, ince işçilikle ürettiği kusursuz saatlerine ruhunu katmaktaydı ve zaman da ona itaat etmek mecburiyetindeydi. İşte bu yüzden onu öyle kontrol ediyordu ki bu saatçi, hücrelerine yaşlanmayı yasaklıyor, geceyi gündüz, gündüzü gece yapmaktan çekinmiyor hatta herkesin zamanını çalıp kendi hanesine geçiriyordu.
Onun mükemmel saatlerini gören çevre sakinleri büyük bir ilgiyle saatlerini alıyordu. Günler, haftalar, aylar, yıllar geçtikten sonra bile saatçinin ünü bir türlü hak ettiği seviyeye düşmüyordu üstüne üstlük neredeyse ondan başka hiçbir saatçi iş yapamaz, kabul göremez olmuştu. İnsanlar, evlerine, iş yerlerine astıkları , kollarında , boyunlarında taşıdıkları saatlerin kendilerini kibir aşığı usta saatçiye benzettiğini önceleri bilmeden sonraları saatçi gibi hissettirdiğinden ya da umurlarında olmadığından fark etmemişlerdi.
Ruhunu yaptığı saatlere katan saatçi, saatini verdiği her müşterisine yeşerttiği kibrinden parçalar vermekle övünürken karakterine benzettiği her bir insan, diğerine üstünlüğünü kanıtlamak için olmadık işler yapıyor, mal mülkü her şeyden üstün tutuyor, üç dirhem bir çekirdek dahi olsa fazlaca kazanabilmek için her türlü ahlaksızlığa , olur olmadık işlere kalkışıyor, yaptıkları ortaya çıksa dahi herkesin kendileri gibi olduklarını düşündüklerinden ya da sahip oldukları pişkinlikten, zihniyetsizlikten mi bilinmez hep üste çıkıyorlardı.
Yasalar onlara iflah olmaz bir hakikatin pençesine düşmüş ölmek üzere olan bir av gibi geliyordu çünkü kendileri acımasız avcılardı. Ya da var olan düzeni, sıkı müşteriler öyle ele geçirmişti ki kendilerine sağlanacak imtiyazları dünden belirliyorlardı. Tabi bu sırada yakıp yıkıp geçtikleri her şey ellerinde kan ağlıyordu. Bunları gören ve itaat etmek zorunda kalan zaman, can yakan bağrışlarını hep sessiz atıyordu çünkü kavramlaşmadan çok önce ve çok sonra havada, karada, suda , varoluştan yokoluşa kadar hissiyâtının her zerresinde , her medeniyette, her çağda , her gülüşte , her ağlayışta , her doğumda, her ölümde ses tellerini yırtan acıyı hissediyordu.
Zamanın çaresizliğine alışkanlığı şöyle dursun iş yapamaz çok az saatçi, bu sırada acaba benim neyim eksik, yetersizliğim diye düşünmekten kendilerini alıkoyamazken Usta’nın zamanı çaldığını fark eden çoğunluk da sorgulamaksızın, karşı koymaksızın, savunmaksızın koşa koşa saatçinin yanına gidiyor çalınan zamanı nasıl hâneme ben geçirebilirim diye düşünüyorlardı. Kısacası bu zihniyetin kol gezdiği her yer cehenneme dönmüştü fakat saatçinin hesaba katmadığı tek şey yaptığı her şeyin farkında olan , saniyelerin , dakikaların kıymetini bilmesi sayesinde ve sevdikleriyle geçirdiği vaktin azaldığını anlayan diğer insanların onun işlediği saatlerin mekanizmasını bozduğunu ve ruhuyla beraber ömrünün de akıp gittiğiydi.
İtirafa gerek duyulamayacak hale gelmiş Usta, bu durumu fark ettiğinde daha çok işler yapıp ömrünü uzatmak , müşterilerine daha çok imtiyaz sağlayarak kendisine daha çok bağlamak niyetindeydi. Nihayet kendine kocaman bir saat inşa eden saatçi tüm pişknliğiyle daha çok hırslanarak zaman çalmaya, kibrini etrafa yaymaya başladı fakat unuttuğu şey ses telleri kısılmış acı içinde inleyen zaman ve zamanın sahiplerinin ‘’hak aramak’’ üzere , ‘’Ya burda neler oluyor?’’ , ‘’Benim ömrüm neden kısalıyor?’’, ‘’Neden diğerleri benimle eşit değil?’’, ‘’Sen bize bunları yapamazsın!’’ diyecek oluşuydu.
Bu sayede yıllardır bu manzaraya alışkın, özgürlüğün ne demek olduğunu bilmeyen kibrin elinden kurtulmamış mağdur saat kullanıcıları ve onlar yüzünden bu durumdan başta isteyerek saatleri satın almış ardından mağdur olmuş ve baştan beri bu durumu fark eden insanlar, sorguladıkça büyük saate ustanın geriye kalan tüm zamanını gönderdiler. Ardından bir daha açılmayacak bir kutuya koyarak sonsuzlukta kilitlediler. Böylece kibrin mesken tuttuğu bir insan , ve o mahlukatın yaptığı işler diğerlerine ders oldu.